|
Rudolf Bahro ile...
Yalçın Çetinkaya - Yeni
Şafak
Rudolf Bahro ile, onun ölümünden kısa bir süre önce, 97 yılının Mart ayında yaptığım bu konuşmayı, (üstelik bir kısmı o günlerde yayınlanmış olduğu halde) bugünün kalabalık gündem konularını bir yana bırakıp yayınlamakta tereddüt etmedim değil. Ancak Rudolf Bahro'nun fikirleri, yabana atılacak cinsten fikirler değil. Ahlâkın, maneviyatın, çevre bilincinin sanki insan hayatından uzaklaşır gibi olduğu bu günlerde Bahro'nun açıklamalarının doğrusu iyi gideceğini düşündüm. Rudolf Bahro, "Yeşil Sosyalizm" akımının en önemli temsilcisi ve teorisyeni idi. Ama ben onu, kendisinin de bu konuşmada sözünü ettiği Alman filozofu Fichte'ye benzetiyorum biraz. Doğu Almanlar'ın eski sosyalisti Rudolf Bahro da neredeyse Fichte gibi, ölmeden kısa bir süre önce ateizmden dönmüş bir düşünür. Bir zamanların "Tanrıtanımaz"ı Bahro, artık maneviyattan sözediyor, çevrenin kurtuluşu için de maneviyatın gerekli olduğunu savunuyordu. Hatta insanlığın şeytânî bir çıkmaza girdiğinin de altını çiziyordu. Bahro, Yeşiller Partisi'ni, sosyalizmi ve -Doğu Alman kökenli olması dolayısıyla da- Batı'yı çok ciddi biçimde eleştiriyor. Yaptığımız görüşmede onun adeta bir dervişi andırdığını söylersem, herhalde abartmış olmam diye düşünüyorum. Ölümünden kısa bir süre önce İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin davetlisi olarak İstanbul'a gelmiş ve bir konferans vermişti Rudolf Bahro. Kendisiyle o zaman görüşmüş ve Almanca'yı şakır şakır konuşan Uğur Konukoğlu'nun yardımıyla bu röportajı gerçekleştirmiştik.
Bir
zamanlar insanlığın manevi bir varlık tarafından
kurtarılamayacağını söyleyen biri, bugün nasıl oluyor da
insanlığın teknolojiyi sorumsuzca kullanıp dünyayı
mahvetmesine karşı maneviyatı önerebiliyor ?
Bizi
ne yüce bir ruh, ne kral, ne de Tanrı kurtarabilir diyordum
bir zamanlar, evet. Önce maneviyat ile maneviyatçılık
arasındaki farkı görmek gerekiyor sanıyorum. Çok eski
kabilelerde bile maneviyat adına, ahlâk adına birşeyler
vardı. Din olmasa bile, kabile bireyleri arasında bir çeşit
ahlak anlayışı vardı. İnsan bir ahlak olgusuna sahip olarak
doğar. Ahlâk, onun genlerine yerleştirilmiştir adeta. Ahlâk
olgusunu herhangi bir dine bağlamayı, şu ya da bu inanca
göre yorumlamayı da çok doğru bulduğumu söyleyemem.
Maneviyattan ne anladığınızı ve neyi kasdettiğinizi
sorabilir miyim ?
Benim kasdettiğim maneviyat, işte insana dünyaya gelmesiyle
birlikte bahşedilen temel maneviyattır. Bu ahlâk anlayışına
bütün sevgiler dahildir... taş, toprak ve orman sevgisi de.
Şunu da eklemek gerekiyor ki maneviyat, modern insanın
hayatında bir gelenek gibi kuşaktan kuşağa aktarılıyor.
Çizdiğiniz ahlaki çerçeveye dair, yaşadığınız Batı'da neler
görüyorsunuz ?
Doğrusu şimdiki Batı toplumlarına baktığımız vakit
manzaranın pek de iç açıcı olmadığını, toplumun büyük ölçüde
tahrip olduğunu, ahlâkî değerlerin zedelendiğini görüyoruz.
Bence bu sonuç öyle anormal bir sonuç değil, çünkü
bireysellik ve benliğin hemen her şeyin önüne geçtiği
bugünkü Batı'da, ahlâkî değerlerin de hala yaşayabiliyor
olması, herhalde şaşırtıcı olurdu.
'İnsan, tahrib etmeyi seviyor'
İnsanın yaşadığı çevreyle olan ilişkilerini nasıl açıklamak
gerekiyor. Çevreyi acımasızca tahrip etmesinin, sözünün
ettiğiniz bu ahlaki çöküntüyle ilgisi olabilir mi ?
Şunu
bilmemiz gerekiyor ki, insanın doğayı, yaşadığı çevreyi
acımasızca tahrip etmesi, doğaya düşman olduğu anlamına
gelmiyor,
Evet ama, pek dostça bir davranış olduğunu da söyleyemeyiz.
Doğru da, insan ne yazık ki yeryüzünde yaşayan diğer
canlılara kıyasla, tahribatı çok seven bir yaratık. Bir
köpeğin başka bir köpeği ısırdığını, bir aslanın diğerini
parçaladığını göremezsiniz. Bu gaddarlık insana özgü bir
şey. Tarihe şöyle bir bakın, Batı'daki krallıklar, despot
yönetimler savaşı körüklemiştir adeta. Krallıkların hüküm
sürdüğü bir yerde halk her zaman savaşla birlikte
yaşamıştır. Ama dünyanın her yerinde bu böyledir.
"Derin ekoloji"den söz ediyorsunuz. Derin ekoloji ile neyi
kastediyorsunuz ?
Bir
tür çevrecilik bilinci. Şu ana kadar konuştuklarımız için,
olaya politik ve toplumsal açıdan bir bakış da desem
herhalde yeridir. Burada eksikliği hissedilen şey,
çevrecilik bilincinin politik aksiyona dönüştürülmesidir.
Yani çevrenin politik arenada da savunulması ve çözümlerin
burada üretilmesi.
Yeşiller Partisi sizin bu talebinizi gerçekleştirmedi mi ?
Tam da söylediğiniz gibi, çevrecilik bilincini politik
aksiyona dönüştürmeyi de başardılar üstelik.
Evet
ama, bütün bunları oy uğruna yaptılar. Onların amacı,
toplumdaki çevreci bilinci kullanarak iktidara sıçramaktı.
Yeşiller Partisi'ni bu bakımdan yeterli bulmadığımı
söylemeliyim. Gelgelelim, asıl söylemek istediğim şey, doğru
bir çevre bilincinin oluşması için maneviyatın toplumda
yeniden diriltilmesi gerektiğidir. Toplumda maneviyat ve
ahlâk güçlenirse, çevre için birşeyler yapılmaması
kendiliğinden imkansız hâle gelebilir. Meselenin asıl can
alıcı noktası da şu: İnsanlık, kaybettiği değerleri yeniden
bulabilecek, kendi maneviyatını yeniden oluşturabilecek mi ?
Yani, yüksek ahlâkî düzeyi yeniden yakalayabilecek mi ? Batı
için sorun şurada: Batı, bütün ağırlığını fiziksel eğitime
vermiş. Beyinler matematik, fizik, kimya ve benzeri
ilimlerle dolu. Bütün bunlar verilirken Batı insanına,
kişilerin manevî eğitimi ihmal edilmiş. Bu çok önemli alan
ihmal edilince, ortaya böyle bir insanlık çıkmış. "İnsan
nedir, kâinattaki yeri ve önemi nedir ?" gibi sorulara cevap
bulmasını sağlayacak bir eğitim verilmemiş Batı insanına.
'Ahlâkın temelinde din yoktur'
Önerdiğiniz "Ekolojik Barış toplumu" da, sanırım sözünü
ettiğiniz anlamda maneviyatını oluşturmuş "ahlâklı" bir
toplum olmalı.
Ben
insanlığı büyük bir kabile olarak düşünüyorum. Sorunuza
hemen "Evet" diye cevap vermiş olsam, bu doğru bir cevap
olmayabilir. Eski bir sosyalist olarak şunu söylemek
istiyorum: Doğulu olarak bizler, Batı'yı sürekli eleştirdik.
Ama teknolojik ve ahlâkî bakımdan onları kopya etmekten de
geri durmadık. Bununla kalsa yine iyi, onların toplumsal
değerlerini de aldık. Sonunda sosyalist ideoloji bozuldu.
Aynı şeyler Türkiye için de geçerli. bu bakımdan, ahlâkın
her şeyin kurtarıcısı olduğunu söylemek de imkânsız. Ayrıca
ahlâkın temelinde din yoktur. Tao'cu öğretiye göre her şey
ile uyum içerisinde yaşarsak, deyim yerindeyse her şeyi
Tanrı nasıl isterse öyle yaparsak, o zaman ahlâka zaten
gerek kalmaz. Eğer ahlâka ihtiyacımız varsa, o zaman da
Tanrı'nın buyruklarını yerine getirmiyoruz demektir.
'Hz. İsa ve Havarileri ile günümüz hıristiyanları farklı'
Yaşadığımız çevrenin kurtulması yolunda dinlerden yana da
umudunuz yok mu ? Örneğin Hıristiyanlık, bu konuda insanlara
birşeyler önermiyor mu ?
Bir
kere şunu söyleyeyim, Hz. İsa ve Havarileri ile günümüz
Hıristiyanları arasında dağlar kadar fark var. Konuşmamızın
başlarında günümüz Batı insanını bugünkü çıkmazına
sürükleyen başlıca nedenlerden birinin bireysellik ve egoizm
olduğunu söylemiştim. Oysa Hz. İsa'nın gerçekleştirmeye
çalıştığı şey, insanın benliğini aşabilmesidir. Yani
"ego"nun sebep olduğu faciayı, daha başlamadan ortadan
kaldırmaktır. Hıristiyanlığın ruhu aktarılamamıştır bugüne.
Romalılar'ın Germenler'i Hıristiyanlaştırma çabaları
başarısızlıkla sonuçlanmıştır.
Hz. Muhammed'in (s.a.v.) "Biraz sonra öleceğini bilsen bile
bir ağaç dik" şeklindeki sözü insana ağacın, çevrenin
önemini bir parça da olsa hatırlıyor bence.
Meselâ Hz. İbrahim'in, daha sonra da Hz. Muhammed'in
(s.a.v.) hicretleri döneminde, şehir yapılarına baktığınız
zaman, çevreye ne kadar önem verildiğini de görüyorsunuz.
Şunu da unutmamalıyız; herkes kendi dininden örnekler
vererek bunu anlatırsa, bir çözüme ulaşmak zor olur. Çünkü
dünyada bir tek din yoktur. O zaman herkes kendi dininden ve
ideolojisinden alıntılar yapar ve "İşte bizim kitabımızda bu
yazıyor" der. Haçlı seferlerinin sebebi de, dinlerin
birbirine karşı giriştiği üstünlük mücadelesidir. Madem ki
insanda birşeylere karşı mücadele hissi var, o zaman bunu
önce kendisine karşı kullanmalı, kendisiyle başbaşa kalmalı
ve ruhunu temizlemeli.
'Modernizm,
Avrupalı aydınların sorunu"
Modern, Avrupa'nın oluşumu uğruna feda edilen en önemli
şeylerden biri "doğa" idi. Modernleşme aşamasına yeni geçen
günümüz toplumlarında da aynı şey tekrar ediliyor. Doğayı
tahrip etmek, modernleşmenin bir tür "ön şartı"mı sizce?
Modernizm aslında Avrupalı aydınların sorunudur. Aslında
rönesansla başlayan modernizm, insanın yalnızlaşması ve
sosyalleşmesi sürecinin de başlangıcıdır. Modernizmle
birlikte sanayi de alır başını gider. Kültür hayatı geri
planda kalır. İnsanlar arasındaki ilişkiler de zayıflar,
maddî hayat daha fazla önem kazanır. Bir örnek vereyim;
Almanya'daki bir belediyenin bütçesinde, kaldırım taşlarına
kültürel faaliyetlerden daha fazla ödenek ayrılır.
İnsanların beynini şu anda tamamen maddî şeyler meşgul
ediyor. Maneviyat adına hiçbir şey yok. Okullarda matematik
ve fizik öğretiliyor, ama maneviyat ve felsefe adına hiçbir
şey yok.
Modernleşmenin şekillendirdiği bir zihin, maneviyatın
derinliklerine dalmaya cesaret edebilir mi?
Aslında maneviyattan yana olan aydınlar da yok değil. Ancak,
bunlar için de hayat maddeden ibarettir. Yani modern hayatı
benimsemiş insan, günümüzdeki bütün maddî varlıkların
yanısıra, maneviyata da ihtiyaç duyduğu vakit, maneviyat
adına sadece çevreyi düşünüyor. Arasıra çıkıp çevre adına
bazı şeylerin içinde boğulup, soruna kimyasal ve fiziksel
çözümler getirmeye çalışıyor. Çevreyi tahrip edenlere
uygulanan yaptırım da gerçekten gülünç. Çevre tahribatına
yine maddî ceza vererek çevreyi maddeyle özdeşleştiriyorlar.
'Çevreci kişi muhafazakârdır'
Yeşiller Partisi niçin var o halde? Batı'da çevre bilinci
denilen şey böyle bir içeriğe sahipse, bu kişilerin
partileşerek hareket etmesi çevre adına daha büyük bir
tehlike olmalı.
Yeşiller Partisi ekolojik olarak düşünen, yeşil düşünen bir
parti. Çevreci kişi, biraz muhafazakârdır bana göre.
Yeşillerin durumu aslında çok trajik. Çünkü başlangıçtaki
amaçlarından oldukça saptılar. Bana göre çuvalladılar.
"Alternatif" isimli kitabınızda sosyalizmi yerden yere
vurdunuz. Daha sonra Yeşil Hareket'e teorik anlamda destek
oldunuz. Sosyalizmden ümidi kesmiş olmalısınız. Sosyalizmde
-ve Marksizmde- çevre bilinci yok muydu?
Temelde Marks ve Engels'in de teorik olarak birer çevreci
olduklarını söyleyebilirim. Ama sosyalist Rusya'da bu
yöndeki bütün birikimler, tabiî maddî anlamda, her zaman
orduya veya başka stratejik olgulara aktarıldı. Yani
sosyalizm ve Marksizmdeki çevreci teori, hiçbir zaman
pratiğe aktarılamadı. Sorun, endüstrinin kendisidir.
Almanya'daki Yeşiller'in de kendi aralarında sol ve sağ
gruplara ayrıldığını düşünürsek, sol görüşlü Yeşiller'in
çevreden çok fabrikadaki işçilerin haklarını savunduklarını
görürüz. Çünkü bu işçiler, Yeşiller Partisi'nin temel oy
kaynaklarıdır.
"Muhafazakâr Ekoloji" dediğiniz şey nedir?
Bununla insanın gerçek kurtuluşu bazen de maneviyatta
araması gerektiğini savunuyorum. İnsanlar, adeta şeytânî bir
çıkmazın içindeler, dönüyorlar ve buradan bir türlü
çıkamıyorlar.
'Manevî duygu kalplerden hissedilmelidir'
Bir makalenizde; "Yapılacak şey, meditasyonla Tanrısal
konumu aramalıyız. Bunu yaparken iyi ile kötü arasındaki
ayırım asılsızlaşmakla kalmayacak; bu ayırımın, belânın
nedenlerinden biri olduğu da anlaşılacaktır" diyorsunuz.
Kişisel bir "Tanrı-baba"yı tanımadığınızı biliyorum.
"Tanrısal konumla neyi kastediyorsunuz?
Ben
bütün dinlerdeki farklı kişiliklerin aslında aynı şeyler
olduğuna ve bu figürlerin hiçbirisinin tam olarak gerçeği
yansıtmadığına inanıyorum. Her din sosyal ve kültürel bir
işlemden geçiriliyor sanki. İşte bu maneviyatçılıktır. Ancak
insanlar bu manevî duyguyu karınlarından değil, kalplerinden
hissetmelidir. Kâinatın Tanrı yerine konmasını anlamıyorum.
Aslında Tanrı'ya inanmak insanlık açısından bir zorunluluk
olmalı. Yanı Tanrı'nın bir kalıba, bir şekle sokulmasını
istemiyorum. Tanrı, eğer varsa her yerdedir, mekâna bağlı
değildir. Bununla ilgili Alman Klasik Felsefesi'nde önemli
bir yeri olan, başlangıçta ateist, ancak ölümünden kısa bir
süre önce dönüş yapan Fichte'nin, 19. yüzyılın başında
söylemiş olduğu çok meşhur ve harikulade bir sözü vardır. Bu
söz, İslâmî bakış açısından da adeta özetleyici gibidir:
"Tanrı her şeydir, O'nun haricinde her şey, hiçbir şeydir."
Yani, İslâmiyet'teki "Lâilâheillâllah"tır.
|