ANA SAYFA

14.08.2005

 
 
 

Naomi Klein


'Felaket Kapitalizmi' Engel Tanımıyor! 

The Nation / 8sütun (çev. Tayfun Salcı)

Geçen yaz, medya Ağustos şekerlemesindeyken, Bush yönetimi, “ön-alıcı savaş” öğretisi konusunda önemli bir adım attı. Beyaz Saray, 5 Ağustos 2004’te “Yeniden İnşa ve İstikrara Kavuşturma Koordinasyon Dairesi”ni kurdu ve başına ABD’nin eski Ukrayna büyükelçisi Carlos Pascual’ı getirdi. Görev: Henüz çatışma yaşanmamış 25 ülkede “çatışma-sonrası”na yönelik sofistike planlar hazırlamak. Pascual’a göre bu daire, “aynı anda” üç ülkede her biri “beş ila yedi yıl” sürecek üç ayrı topyekun yeniden inşa operasyonunu koordine etme yeteneğinde olacak.

Kendisini ön-alıcı yıkıma adamış bir yönetim, şimdi de bir ön-alıcı yeniden inşa dairesi kuruyor. Yakışır!

Savaşların patlak vermesini beklemek ve sonra parçaları bir araya getirmek üzere ad hoc (“duruma göre”) planlar yapmak devri geride kaldı. Pascual’ın idaresindeki daire, Milli İstihbarat Konseyi’yle de yakın işbirliği içinde, “yüksek risk taşıyan” ülkeleri “izleme listesi”nde tutuyor. Savaş öncesi planlama yapacak, çatışma bittikten sonra da “hızla harekete geçip olay yerine varacak” acil müdahale ekipleri oluşturuyor. Bu ekipler; özel şirketler, sivil toplum örgütleri ve think-tank kuruluşlarından meydana getiriliyor. Pascual’ın Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi’ndeki (CSIS) dinleyicilere anlattığına göre bunların bir kısmının, henüz yıkılmamış ülkeleri yeniden inşa etmek üzere “önceden imzalanmış” sözleşmeleri olacak. Bu türden kırtasiye işlerini önceden yapmakla “müdahale sürenizi üç ila altı ay kısaltabiliyorsunuz”.

Pascual ekibinin Dışişleri Bakanlığı’ndaki pek bilinmeyen bürolarında hazırladığı planlar, bizzat kendisinin CSIS’e söylediğine göre, “Bir ülkenin toplumsal dokusunu” değiştirmeye dönük. Büronun görevi, herhangi bir ülkeyi eski haline göre yeniden kurmak değil, “demokratik ve pazar ekonomisine yönelmiş” ülkeler yaratmak. Mesela (hiç kuşku yok, bu örnek öylesine, birden bire aklına geliveriyor) hızla harekete geçen yeniden inşacılar, “iş görmez bir ekonomi yaratmış olan kamu teşebbüsleri”nin satılmasına yardımcı olabilirler. Ayrıca, yeniden inşa bazen -Pascual öyle diyor- “eskiyi yıkmak” anlamına da gelir.

Pek az ideolog yazılmayı bekleyen boş bir sayfanın baştan çıkarıcılığına direnebilir. Sömürgeciliğin yoldan çıkarıcı vaadi de buydu: Ütopyanın olabilir gözüktüğü, kapıları ardına kadar açık yeni topraklar “keşfetmek”. Fakat sömürgecilik öldü, ya da en azından bize öyle söylendi; keşfedilecek yeni yerler, terra nullius’lar (“boş topraklar”) yok (asla da olmadı). Bir zamanlar Mao’nun dediği gibi “en yeni, en güzel sözlerin yazılabileceği” beyaz sayfalar kalmadı. Bununla birlikte, bol bol yıkım var. Sözümona Tanrı’nın veya (Tanrı’dan aldığı emirlere göre) Bush’un giriştiği eylemlerle enkaza çevrilmiş ülkeler var. Yıkımın olduğu yerde de yeniden inşa var. Bir BM yetkilisinin geçenlerde Açe’deki tahribatı tarif için kullandığı tabirle, “korkunç çoraklığı” ele geçirmek ve en mükemmel, en güzel planlarla doldurmak için bir fırsat var.

Focus on the Global South’ta çalışan, Bangalore’da üslenmiş bir araştırmacı olan Shalmali Guttal şöyle diyor: “Eskiden avami sömürgecilik vardı. Şimdi çok sofistike bir sömürgecilik var ve buna ‘yeniden inşa’ deniyor.”

Kesin olan şu ki, yerkürenin yeniden inşaat faaliyeti altındaki bölgelerinin sayısı her geçen gün artıyor. Dünya; bildik, kâr amaçlı firmalardan, mühendislik şirketlerinden, dev sivil toplum örgütlerinden, hükümetlere ve BM’ye ait yardım kuruluşlarından ve uluslararası finans kurumlarından oluşan paralel bir yönetim tarafından yeniden inşa ediliyor. Irak’tan Açe’ye, Afganistan’dan Haiti’ye uzanan bu yeniden inşa alanlarında yaşayan insanlardan hep benzer bir şikayet listesi işitilebilir: İşler çok yavaş ilerliyor, eğer ilerliyorsa o da. Yabancı danışmanlar “maliyet artı masraflar” ve günlüğü binlerce dolarlık maaşlar alarak üst düzeyde bir hayat sürerken; yerli halk, en çok muhtaç olduğu şey olan işlerden, eğitimden ve karar alma süreçlerinden dışlanıyor. Uzman “demokrasi inşacıları” hükümetlere şeffaflığın ve “iyi yönetim”in önemi hakkında ders veriyorlar, ama çoğu şirket ve sivil toplum örgütü, bırakın yardım paralarının harcanmasının denetimini hükümetlere vermeyi, bu hükümetlere kendi muhasebe kayıtlarını açmayı bile reddediyorlar.

Açe’deki Tsunami felaketinden üç ay sonra New York Times’da acı bir haber yayımlandı. Buna göre Açe’de “onarıma ve yeniden inşaya dönük hemen hiçbirşey başlamamış görünmekte”ydi. Haber, pekâla Irak’tan da söz ediyor olabilirdi, çünkü Los Angeles Times’ın daha yeni bildirdiğine göre, Bechtel’in yeniden inşa ettiği ileri sürülen su sistemi çökmeye başlamış. (Yeniden inşa kazıklarının sonsuz dizisine bir halka daha!) Haber, Başkan Hamid Karzai’nin geçenlerde “yolsuz, faydasız ve hesap vermez” yabancı müeahhitleri “ülkeye yardım yoluyla gelen kıymetli kaynakları iç etmekle” suçladığı Afganistan’dan da gelebilirdi. Ya da, Tsunami’de evlerini yitiren 600.000 insanın hâlâ geçici kamplarda süründüğü Sri Lanka’dan. Dev dalgalar Sri Lanka’yı vurduktan 100 gün sonra, Negombo kentindeki Ulusal Balıkçılar Dayanışma Hareketi’nin başkanı Herman Kumara, dünya üniversitelerine ümitsizlik taşan bir email gönderdi: “Yollanan yardımlar gerçek kurbanların değil, bir avuç imtiyazlının eline geçti” diye yazıyordu. “Sesimiz duyulmuyor, sesimizin çıkmasına izin verilmiyor”.

Yeniden inşa endüstrisi yeniden inşa konusunda şaşırtıcı biçimde başarısızsa eğer, bu, onun öncelikli amacının yeniden inşa olmamasından kaynaklanabilir. Guttal’a göre: “Buna yeniden inşa denemez – herşeye yeni bir şekil vermek demek daha doğru”. Yolsuzluk ve beceriksizlikle ilgili öyküler aslında işte bu daha derindeki skandalı, yani: Afetlerin yarattığı korkuyu ve umutsuzluğu kullanarak, radikal toplumsal ve ekonomik mühendislik projelerine girişen yok edici bir felaket kapitalizminin yükselişini maskelemeye yönelik. Bu cephede, yeniden inşa endüstrisi o kadar hızlı ve etkin bir biçimde çalışıyor ki, özelleştirmeler ve toprak satışları, yerli nüfus daha ne olduğunu bile anlamadan tamamlanmış oluyor. Kumara, bir başka emailinde, Sri Lanka’nın şimdi “ilkinden çok daha yıkıcı bir şirket kapitalizmi ve militarizmi tsunamisiyle vurulduğu” uyarısında bulunuyor: “Biz bütün bunları tsunami krizinin ortasında, denizimizi ve sahillerimizi Amerikan deniz piyadelerinin askeri yardımıyla yabancı şirketlere ve turizme devretmeye dönük bir eylem planı olarak görüyoruz”.

Paul Wolfowitz ABD Savunma Bakan Yardımcısı olarak buna çarpıcı benzerlikte bir projeyi Irak’ta tasarladı ve uyguladı. ABD işgal yetkilileri yatırım yasalarını yeniden yazıp devlete ait şirketlerin de özelleştirileceğini ilan ederken, Bağdat’tan dumanlar yükselmeye devam ediyordu. Bazıları bu olayı hatırlatarak, Wolfowitz’in Dünya Bankası başkanlığına uygun birisi olmadığını ileri sürdüler; aslında, Wolfowitz’i yeni görevine başka hiçbir şey bundan daha iyi hazırlayamazdı. Wolfowitz’in Irak’ta yaptığı, Dünya Bankası’nın dünya üzerinde savaşla veya doğal afetle harap olmuş ülkelerde yaptığından farklı bir şey değildi. Wolfowitz’inkinde daha az bürokratik hoşluk ve daha çok ideolojik cüret vardı, o kadar.

Bugün Dünya Bankası’nın verdiği toplam borcun %20-25’i “çatışma sonrası” ülkelere gidiyor. Bu oran 1998’de %16 idi. Bu %16 rakamı bile, Congressional Research Service araştırmasına göre, 1980’den bu yana gerçekleşen %800lük artışın sonucuydu. Savaşlara ve doğal afetlere hızlı müdahale, geleneksel olarak, acil yardım sağlama, geçici evler inşa etme vb. hizmetleri gören sivil toplum örgütleriyle ortak çalışan BM kuruluşlarının alanıydı. Fakat yeniden inşa bugün muazzam kârlar sağlayan bir endüstri oldu, yani artık BM’deki iyilikseverlere bırakılamaycak kadar önemli bir alan. Dolayısıyla, şimdi bu işleri -zaten kendisini kâr ederek yoksulluğu azaltmak ilkesine adanmış olan- Dünya Bankası yürütüyor.

Yeniden inşa alanında cebe indirilecek kârlar bulunduğuna hiç şüphe yok. Muazzam mühendislik ve malzeme sözleşmeleri mevzubahis. (Sırf Halliburton’a, Irak ve Afgansitan’da 10 milyar dolar aktı) “Demokrasi inşası” 2 milyar dolarlık bir endüstri bugün. Kamu sektörüne danışmanlık yapanlar, yani hükümetlere devlet varlıklarının satılmasını salık veren, hattâ devlet hizmetlerini taşeron olarak bizzat üstlenen özel şirketler açısından bundan daha iyi bir dönem hiç olmamıştı. (ABD’de bu alanda en gözde firma olan Bearing Point, “kamu hizmetleri” departmanı gelirinin “beş senede dört kat arttığını” açıkladı. Kârlar muazzam: 2002’de 342 milyon dolar - %35 kâr.)

Mahvolmuş ülkeleri Dünya Bankası için cazip kılan bir neden daha var: İyi emir alırlar. Yıkıma yol açan felaketlerden sonra hükümetler, yardım alabilmek için ne olursa yaparlar. Bu, büyük borçlar altına girmek ve kapsamlı politika reformlarını kabul etmek anlamına gelse bile. Yerli halk barınak ve yiyecek bulma mücadelesi verirken, özelleştirmeye karşı siyasi örgütlenme hayal bile edilemeyecek bir lüks olarak görülebilir.

Banka’nın bakış açısından daha da iyi olan şu ki, savaşın kasıp kavurduğu pek çok ülke “sınırlı egemenlik” halindedir: Akan yardımı yönetecek beceriden ve istikrardan yoksun görülürler. Dolayısıyla, bu yardımlar genellikle Dünya Bankası tarafından yönetilen bir fonda toplanırlar. Banka’nın hükümete, harcama konusunda sorumluluk gösterdiği ölçüde para verdiği Doğu Timor’da durum böyle. Bu, kamu sektöründeki işleri azaltmak (Timor hükümeti, Endonezya işgali altında olduğunun yarı boyutuna düşmüştür) ama yardım parasını, Banka’nın kiralanmasında ısrar ettiği yabancı danışmanlara akıtmak demektir. (Araştırmacı Ben Moxham şöyle yazıyor: “Bir tek yabancı danışmanın aylık kazancı, Timor’lu 20 meslektaşının bir yıllık toplam kazancına denktir”)

Dünya Bankası, gelen yardım paralarını bir fon aracılığıyla yönettiği Afganistan’da da Sağlık Bakanlığı’na hastahane yapması için para vermeyi reddederek sağlık hizmetlerini özelleştirmeyi başardı bile. Parayı bakanlığa vermek yerine, doğrudan, üç yıllık sözleşmelerle açtıkları kendi özel kliniklerini işleten sivil toplum kuruluşlarına akıttı. Su sisteminde, telekomünikasyonda, petrol, gaz ve madencilikte özel sektöre “daha fazla rol” verilmesini buyurdu ve hükümeti elektrik sektöründen çekilmeye ve bu alanı “yabancı özel yatırımcılara” bırakmaya yönlendirdi. Afgan toplumunun maruz bırakıldığı bu derin dönüşümler ne tartışıldı, ne de haber oldu; çünkü bunların gerçekleştiğinden Banka dışında çok az kimsenin bilgisi var: Değişiklikler, Afganistan’ın savaşla harap olmuş altyapısı için -ülke seçilmiş bir hükümete kavuşmadan iki sene önce- sağlanan “acil” yardım bağışına “ekli teknik dosya”nın derinlerine gömülmüştü.

Başkan Jean-Bertrand Aristide’in kovulmasını müteakip Haiti’de de hemen hemen aynı senaryo cereyan etti. Dünya Bankası, 61 milyon dolarlık bir krediye karşılık olarak -kendi belgelerine göre- “eğitim ve sağlık sektörlerinde kamu ve özel sektör ortaklığını ve yönetmini” şart koştu. Yani: Okulları ve hastahaneleri özel şirketler işletecekti. ABD’nin Batı Yarımküre İşleri’nden sorumlu dışişleri bakan yardımcısı Roger Noriega, Bush yönetiminin de bu hedefleri paylaştığını açıkça söyledi. Noriega, 14 Nisan 2004’te American Enterprise Institute’a “Haiti hükümetini, zamanı gelince, bazı kamu teşebbüslerini yeniden yapılandırması ve özelleştirmesi konusunda daha ileri adımlar atması için teşvik edeceğiz” diyordu.

Bunlar, güçlü bir sosyal demokrasi tabanına sahip bir ülkede fevkalade tartışmalı planlar ve Banka, tam da o nedenle, bunlar içim şu anda, yani Haiti askeri rejime yaklaşan bir yönetim altındayken bastırdığını kabul ediyor. Ekonomik Yönetim Reformu Operasyonu Projesi anlaşmasında Dünya Bankası şunları kaydetmiş: “Geçici yönetim, gelecekteki bir hükümetin iptal etmesi zor ekonomik yönetim reformlarının hayata geçirilmesi için bir fırsat penceresi sağlıyor”. Haitililer için bu özellikle acı bir ironi: Çoğu Haitili, Aristide’in ülkeden kovulmasıyla sonuçlanan siyasi krizin derinleşmesinden sorumlu olanın, vaat edilen yüzlerce milyon dolarlık krediyi vermeyen -Dünya Bankası dahil- çoktaraflı kurumlar olduğu görüşünde. Dışişleri bakanlığının baskısı altındaki Inter-American Development Bank (“Amerikalar-arası Kalkınma Bankası”) bir yasama seçimindeki ufak tefek aksaklıkları bahane ederek, Haiti’nin yardım parasını alacak kadar demokratik olmadığını öne sürmüştü. Aristide artık ülkede olmadığından, Dünya Bankası şimdi açık biçimde demokrasiden yoksun bir ortamda iş yapmanın avantalarını kutluyor.

Dünya Bankası ve IMF, en azından son 30 yıldan beri çeşitli derecelerde şoka maruz kalmış ülkelerde -özellikle de Latin Amerika’daki askeri darbelerden ve Sovyetler Birliği’nin çökmesinden sonra- şok tedavileri dayatmakta. Pekçok gözlemciye göre bugünkü felaket kapitalizmi Mitch Tayfunu’nu bile solda sıfır bırakıyor. Mitch, 1998 Ekiminde bir haftalığına Orta Amerika’ya uğradığında, köyleri tek lokma halinde yuttu ve 9000’den fazla insanı öldürdü. Zaten güçsüz olan ülkeler, çaresizlik içinde, yeniden inşa yardımına muhtaç hale geldi. Nitekim yardım ulaştı fakat ekli taleplerle birlikte. Mitch Tayfunu vurduktan sonraki iki ay içinde, ülke hâlâ enkaz, cesetler ve çamur altındayken, Honduras meclisi, Financial Times’ın “fırtınadan sonra hızlı satışlar” dediği süreci başlattı. Meclis havaalanlarının, limanların, otoyolların özelleştirilmesine izin veren yasalar çıkardı ve devlete ait telefon şirketinin, ulusal elektrik şirketinin ve su sektörünün bazı kısımlarının özelleştirilmesine dönük hızla izlenecek planları onayladı. Toprak reformu yasalarını tersine çevirdi ve yabancıların mülk alıp satmasını kolaylaştırdı. Komşu ülkelerdeki durum da pek farklı değildi: Aynı iki ay içinde Guatemala telefon sisteminin satacağını ilan etti, Nikaragua ise buna ilaveten elektrik şirketini ve petrol sektörünü de satacağını duyurdu.

Bütün bu özelleştirme planlarını saldırgan biçimde dayatan, olağan şüphelilerdi. Wall Street Journal’a göre “Dünya Bankası ve IMF (telekom) satışlar(ı) için ağırlıklarını koymuş, bunu üç yıla yayılan senelik 47 milyon dolarlık yardımın önkoşulu yapmışlardı. Ayrıca, bu konuyu Nikaragua’nın 4.4 milyar dolarlık dış borcundan kurtarılmasıyla ilişkilendirmişlerdi.”

Dünya Bankası, 26 Aralık’taki tsunamiyi de ekonomik politikalarını dayatmak için kullanıyor. En çok tahrip olan ülkelerin borç yükünde hemen hiç azalma olmadı. Üstelik, Dünya Bankası’nın acil yardımlarının çoğu bağış olarak değil, kredi (borç) şeklinde geldi. Küçük balıkçı topluluklarına (tsunami kurbanlarının %80i bunlardan oluşuyor) yardım gereğine vurgu yapmak yerine, Banka, turizm sektörünün ve balık çiftliklerinin büyütülmesi için bastırıyor. Yollar ve okullar gibi hasar görmüş kamu altyapısına gelince, Banka belgeleri bunların yeniden inşasının “kamu finansmanını zorlayabileceğini” kabul ediyor ve hükümetlerin özelleştirmeyi bir seçenek olarak düşünmesini öneriyor. (Evet, önerecek tek bir fikirleri var) “Belli yatırımlar için” diyor Dünya Bankası’nın Tsunami Müdahale Planı, “özel finansman kullanmak uygun olabilir”.

Haiti’den Irak’a kadar öbür yeniden inşa bölgelerinde olduğu gibi, tsunami kurtarma harekatının da yitirilenlerin telafisiyle ilgisi neredeyse yok. Oteller ve endüstri, sahillerde yeniden inşa çalışmalarına başladıysa da; hükümetler Sri Lanka’da, Tayland’da, Endonezya’da ve Hindistan’da ailelerin okyanus kenarındaki evlerini yeniden yapmasını önleyen yasalar çıkardılar. Yüzbinlerce insan zorla ülkenin içlerine, Açe’de asker barakalarına, Tayland’da ise prefabrik yapılara nakledildiler. Sahiller, balıkçı köyleri ve el yapımı ağlarla donanmış hallerine geri döndürülmüyorlar. Aksine. Hükümetler, şirketler ve yabancı bağışcılar sahilleri kendi isteklerine göre inşa etmek için elbirliği etmiş durumda: Kumsallar turistlerin oyun alanı, okyanuslar balıkçılık şirketlerinin su madenleri olarak düzenleniyor. Her iki alana hizmet verense, özelleştirilmiş havaalanları ve borç parayla yapılmış otoyollar.

Condoleeezza Rice, Ocak ayında yaptığı bir konuşmada tsunamiden “bize büyük kazançlar” sağlayan “muhteşem bir fırsat” olarak söz edip küçük bir tartışmanın kıvılcımını çaktı. Pekçok kimse, muazzam bir insani trajediye çıkar arayışıyla yaklaşmak fikrini korkunç buldu. Fakat Rice, olayın önemini küçültüyordu. Kendilerine Tayland Tsunami’den Kurtulanlar ve Destekçileri adını veren grup “İşadamı-politikacılar için tsunami, dualarının kabul olmasıydı; çünkü dev dalgalar, sahil bölgelerini onların tatil beldeleri, oteller, kumarhaneler ve deniz ürünü çiftlikleri kurma planlarının önünde engel olarak duran topluluklardan temizledi. Bu sahil bölgeleri şimdi onlar için boş topraklar oldu” diyor.

Görünen o ki felaketler, yeni terra nullius (“boş toprak”) oldular.

 


 

ANASAYFA