|
'Felaket Kapitalizmi' Engel Tanımıyor!
The Nation / 8sütun (çev.
Tayfun Salcı)
Geçen
yaz, medya Ağustos şekerlemesindeyken, Bush yönetimi,
“ön-alıcı savaş” öğretisi konusunda önemli bir adım attı.
Beyaz Saray, 5 Ağustos 2004’te “Yeniden İnşa ve İstikrara
Kavuşturma Koordinasyon Dairesi”ni kurdu ve başına ABD’nin
eski Ukrayna büyükelçisi Carlos Pascual’ı getirdi. Görev:
Henüz çatışma yaşanmamış 25 ülkede “çatışma-sonrası”na
yönelik sofistike planlar hazırlamak. Pascual’a göre bu
daire, “aynı anda” üç ülkede her biri “beş ila yedi yıl”
sürecek üç ayrı topyekun yeniden inşa operasyonunu koordine
etme yeteneğinde olacak.
Kendisini
ön-alıcı yıkıma adamış bir yönetim, şimdi de bir ön-alıcı
yeniden inşa dairesi kuruyor. Yakışır!
Savaşların patlak vermesini beklemek ve sonra parçaları bir
araya getirmek üzere ad hoc (“duruma göre”) planlar yapmak
devri geride kaldı. Pascual’ın idaresindeki daire, Milli
İstihbarat Konseyi’yle de yakın işbirliği içinde, “yüksek
risk taşıyan” ülkeleri “izleme listesi”nde tutuyor. Savaş
öncesi planlama yapacak, çatışma bittikten sonra da “hızla
harekete geçip olay yerine varacak” acil müdahale ekipleri
oluşturuyor. Bu ekipler; özel şirketler, sivil toplum
örgütleri ve think-tank kuruluşlarından meydana getiriliyor.
Pascual’ın Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar
Merkezi’ndeki (CSIS) dinleyicilere anlattığına göre bunların
bir kısmının, henüz yıkılmamış ülkeleri yeniden inşa etmek
üzere “önceden imzalanmış” sözleşmeleri olacak. Bu türden
kırtasiye işlerini önceden yapmakla “müdahale sürenizi üç
ila altı ay kısaltabiliyorsunuz”.
Pascual
ekibinin Dışişleri Bakanlığı’ndaki pek bilinmeyen
bürolarında hazırladığı planlar, bizzat kendisinin CSIS’e
söylediğine göre, “Bir ülkenin toplumsal dokusunu”
değiştirmeye dönük. Büronun görevi, herhangi bir ülkeyi eski
haline göre yeniden kurmak değil, “demokratik ve pazar
ekonomisine yönelmiş” ülkeler yaratmak. Mesela (hiç kuşku
yok, bu örnek öylesine, birden bire aklına geliveriyor)
hızla harekete geçen yeniden inşacılar, “iş görmez bir
ekonomi yaratmış olan kamu teşebbüsleri”nin satılmasına
yardımcı olabilirler. Ayrıca, yeniden inşa bazen -Pascual
öyle diyor- “eskiyi yıkmak” anlamına da gelir.
Pek az
ideolog yazılmayı bekleyen boş bir sayfanın baştan
çıkarıcılığına direnebilir. Sömürgeciliğin yoldan çıkarıcı
vaadi de buydu: Ütopyanın olabilir gözüktüğü, kapıları
ardına kadar açık yeni topraklar “keşfetmek”. Fakat
sömürgecilik öldü, ya da en azından bize öyle söylendi;
keşfedilecek yeni yerler, terra nullius’lar (“boş
topraklar”) yok (asla da olmadı). Bir zamanlar Mao’nun
dediği gibi “en yeni, en güzel sözlerin yazılabileceği”
beyaz sayfalar kalmadı. Bununla birlikte, bol bol yıkım var.
Sözümona Tanrı’nın veya (Tanrı’dan aldığı emirlere göre)
Bush’un giriştiği eylemlerle enkaza çevrilmiş ülkeler var.
Yıkımın olduğu yerde de yeniden inşa var. Bir BM
yetkilisinin geçenlerde Açe’deki tahribatı tarif için
kullandığı tabirle, “korkunç çoraklığı” ele geçirmek ve en
mükemmel, en güzel planlarla doldurmak için bir fırsat var.
Focus on
the Global South’ta çalışan, Bangalore’da üslenmiş bir
araştırmacı olan Shalmali Guttal şöyle diyor: “Eskiden avami
sömürgecilik vardı. Şimdi çok sofistike bir sömürgecilik var
ve buna ‘yeniden inşa’ deniyor.”
Kesin
olan şu ki, yerkürenin yeniden inşaat faaliyeti altındaki
bölgelerinin sayısı her geçen gün artıyor. Dünya; bildik,
kâr amaçlı firmalardan, mühendislik şirketlerinden, dev
sivil toplum örgütlerinden, hükümetlere ve BM’ye ait yardım
kuruluşlarından ve uluslararası finans kurumlarından oluşan
paralel bir yönetim tarafından yeniden inşa ediliyor.
Irak’tan Açe’ye, Afganistan’dan Haiti’ye uzanan bu yeniden
inşa alanlarında yaşayan insanlardan hep benzer bir şikayet
listesi işitilebilir: İşler çok yavaş ilerliyor, eğer
ilerliyorsa o da. Yabancı danışmanlar “maliyet artı
masraflar” ve günlüğü binlerce dolarlık maaşlar alarak üst
düzeyde bir hayat sürerken; yerli halk, en çok muhtaç olduğu
şey olan işlerden, eğitimden ve karar alma süreçlerinden
dışlanıyor. Uzman “demokrasi inşacıları” hükümetlere
şeffaflığın ve “iyi yönetim”in önemi hakkında ders
veriyorlar, ama çoğu şirket ve sivil toplum örgütü, bırakın
yardım paralarının harcanmasının denetimini hükümetlere
vermeyi, bu hükümetlere kendi muhasebe kayıtlarını açmayı
bile reddediyorlar.
Açe’deki
Tsunami felaketinden üç ay sonra New York Times’da acı bir
haber yayımlandı. Buna göre Açe’de “onarıma ve yeniden
inşaya dönük hemen hiçbirşey başlamamış görünmekte”ydi.
Haber, pekâla Irak’tan da söz ediyor olabilirdi, çünkü Los
Angeles Times’ın daha yeni bildirdiğine göre, Bechtel’in
yeniden inşa ettiği ileri sürülen su sistemi çökmeye
başlamış. (Yeniden inşa kazıklarının sonsuz dizisine bir
halka daha!) Haber, Başkan Hamid Karzai’nin geçenlerde
“yolsuz, faydasız ve hesap vermez” yabancı müeahhitleri
“ülkeye yardım yoluyla gelen kıymetli kaynakları iç etmekle”
suçladığı Afganistan’dan da gelebilirdi. Ya da, Tsunami’de
evlerini yitiren 600.000 insanın hâlâ geçici kamplarda
süründüğü Sri Lanka’dan. Dev dalgalar Sri Lanka’yı vurduktan
100 gün sonra, Negombo kentindeki Ulusal Balıkçılar
Dayanışma Hareketi’nin başkanı Herman Kumara, dünya
üniversitelerine ümitsizlik taşan bir email gönderdi:
“Yollanan yardımlar gerçek kurbanların değil, bir avuç
imtiyazlının eline geçti” diye yazıyordu. “Sesimiz
duyulmuyor, sesimizin çıkmasına izin verilmiyor”.
Yeniden
inşa endüstrisi yeniden inşa konusunda şaşırtıcı biçimde
başarısızsa eğer, bu, onun öncelikli amacının yeniden inşa
olmamasından kaynaklanabilir. Guttal’a göre: “Buna yeniden
inşa denemez – herşeye yeni bir şekil vermek demek daha
doğru”. Yolsuzluk ve beceriksizlikle ilgili öyküler aslında
işte bu daha derindeki skandalı, yani: Afetlerin yarattığı
korkuyu ve umutsuzluğu kullanarak, radikal toplumsal ve
ekonomik mühendislik projelerine girişen yok edici bir
felaket kapitalizminin yükselişini maskelemeye yönelik. Bu
cephede, yeniden inşa endüstrisi o kadar hızlı ve etkin bir
biçimde çalışıyor ki, özelleştirmeler ve toprak satışları,
yerli nüfus daha ne olduğunu bile anlamadan tamamlanmış
oluyor. Kumara, bir başka emailinde, Sri Lanka’nın şimdi
“ilkinden çok daha yıkıcı bir şirket kapitalizmi ve
militarizmi tsunamisiyle vurulduğu” uyarısında bulunuyor:
“Biz bütün bunları tsunami krizinin ortasında, denizimizi ve
sahillerimizi Amerikan deniz piyadelerinin askeri yardımıyla
yabancı şirketlere ve turizme devretmeye dönük bir eylem
planı olarak görüyoruz”.
Paul
Wolfowitz ABD Savunma Bakan Yardımcısı olarak buna çarpıcı
benzerlikte bir projeyi Irak’ta tasarladı ve uyguladı. ABD
işgal yetkilileri yatırım yasalarını yeniden yazıp devlete
ait şirketlerin de özelleştirileceğini ilan ederken,
Bağdat’tan dumanlar yükselmeye devam ediyordu. Bazıları bu
olayı hatırlatarak, Wolfowitz’in Dünya Bankası başkanlığına
uygun birisi olmadığını ileri sürdüler; aslında, Wolfowitz’i
yeni görevine başka hiçbir şey bundan daha iyi
hazırlayamazdı. Wolfowitz’in Irak’ta yaptığı, Dünya
Bankası’nın dünya üzerinde savaşla veya doğal afetle harap
olmuş ülkelerde yaptığından farklı bir şey değildi.
Wolfowitz’inkinde daha az bürokratik hoşluk ve daha çok
ideolojik cüret vardı, o kadar.
Bugün
Dünya Bankası’nın verdiği toplam borcun %20-25’i “çatışma
sonrası” ülkelere gidiyor. Bu oran 1998’de %16 idi. Bu %16
rakamı bile, Congressional Research Service araştırmasına
göre, 1980’den bu yana gerçekleşen %800lük artışın
sonucuydu. Savaşlara ve doğal afetlere hızlı müdahale,
geleneksel olarak, acil yardım sağlama, geçici evler inşa
etme vb. hizmetleri gören sivil toplum örgütleriyle ortak
çalışan BM kuruluşlarının alanıydı. Fakat yeniden inşa bugün
muazzam kârlar sağlayan bir endüstri oldu, yani artık
BM’deki iyilikseverlere bırakılamaycak kadar önemli bir
alan. Dolayısıyla, şimdi bu işleri -zaten kendisini kâr
ederek yoksulluğu azaltmak ilkesine adanmış olan- Dünya
Bankası yürütüyor.
Yeniden
inşa alanında cebe indirilecek kârlar bulunduğuna hiç şüphe
yok. Muazzam mühendislik ve malzeme sözleşmeleri mevzubahis.
(Sırf Halliburton’a, Irak ve Afgansitan’da 10 milyar dolar
aktı) “Demokrasi inşası” 2 milyar dolarlık bir endüstri
bugün. Kamu sektörüne danışmanlık yapanlar, yani hükümetlere
devlet varlıklarının satılmasını salık veren, hattâ devlet
hizmetlerini taşeron olarak bizzat üstlenen özel şirketler
açısından bundan daha iyi bir dönem hiç olmamıştı. (ABD’de
bu alanda en gözde firma olan Bearing Point, “kamu
hizmetleri” departmanı gelirinin “beş senede dört kat
arttığını” açıkladı. Kârlar muazzam: 2002’de 342 milyon
dolar - %35 kâr.)
Mahvolmuş
ülkeleri Dünya Bankası için cazip kılan bir neden daha var:
İyi emir alırlar. Yıkıma yol açan felaketlerden sonra
hükümetler, yardım alabilmek için ne olursa yaparlar. Bu,
büyük borçlar altına girmek ve kapsamlı politika
reformlarını kabul etmek anlamına gelse bile. Yerli halk
barınak ve yiyecek bulma mücadelesi verirken, özelleştirmeye
karşı siyasi örgütlenme hayal bile edilemeyecek bir lüks
olarak görülebilir.
Banka’nın
bakış açısından daha da iyi olan şu ki, savaşın kasıp
kavurduğu pek çok ülke “sınırlı egemenlik” halindedir: Akan
yardımı yönetecek beceriden ve istikrardan yoksun
görülürler. Dolayısıyla, bu yardımlar genellikle Dünya
Bankası tarafından yönetilen bir fonda toplanırlar.
Banka’nın hükümete, harcama konusunda sorumluluk gösterdiği
ölçüde para verdiği Doğu Timor’da durum böyle. Bu, kamu
sektöründeki işleri azaltmak (Timor hükümeti, Endonezya
işgali altında olduğunun yarı boyutuna düşmüştür) ama yardım
parasını, Banka’nın kiralanmasında ısrar ettiği yabancı
danışmanlara akıtmak demektir. (Araştırmacı Ben Moxham şöyle
yazıyor: “Bir tek yabancı danışmanın aylık kazancı, Timor’lu
20 meslektaşının bir yıllık toplam kazancına denktir”)
Dünya
Bankası, gelen yardım paralarını bir fon aracılığıyla
yönettiği Afganistan’da da Sağlık Bakanlığı’na hastahane
yapması için para vermeyi reddederek sağlık hizmetlerini
özelleştirmeyi başardı bile. Parayı bakanlığa vermek yerine,
doğrudan, üç yıllık sözleşmelerle açtıkları kendi özel
kliniklerini işleten sivil toplum kuruluşlarına akıttı. Su
sisteminde, telekomünikasyonda, petrol, gaz ve madencilikte
özel sektöre “daha fazla rol” verilmesini buyurdu ve
hükümeti elektrik sektöründen çekilmeye ve bu alanı “yabancı
özel yatırımcılara” bırakmaya yönlendirdi. Afgan toplumunun
maruz bırakıldığı bu derin dönüşümler ne tartışıldı, ne de
haber oldu; çünkü bunların gerçekleştiğinden Banka dışında
çok az kimsenin bilgisi var: Değişiklikler, Afganistan’ın
savaşla harap olmuş altyapısı için -ülke seçilmiş bir
hükümete kavuşmadan iki sene önce- sağlanan “acil” yardım
bağışına “ekli teknik dosya”nın derinlerine gömülmüştü.
Başkan
Jean-Bertrand Aristide’in kovulmasını müteakip Haiti’de de
hemen hemen aynı senaryo cereyan etti. Dünya Bankası, 61
milyon dolarlık bir krediye karşılık olarak -kendi
belgelerine göre- “eğitim ve sağlık sektörlerinde kamu ve
özel sektör ortaklığını ve yönetmini” şart koştu. Yani:
Okulları ve hastahaneleri özel şirketler işletecekti.
ABD’nin Batı Yarımküre İşleri’nden sorumlu dışişleri bakan
yardımcısı Roger Noriega, Bush yönetiminin de bu hedefleri
paylaştığını açıkça söyledi. Noriega, 14 Nisan 2004’te
American Enterprise Institute’a “Haiti hükümetini, zamanı
gelince, bazı kamu teşebbüslerini yeniden yapılandırması ve
özelleştirmesi konusunda daha ileri adımlar atması için
teşvik edeceğiz” diyordu.
Bunlar,
güçlü bir sosyal demokrasi tabanına sahip bir ülkede
fevkalade tartışmalı planlar ve Banka, tam da o nedenle,
bunlar içim şu anda, yani Haiti askeri rejime yaklaşan bir
yönetim altındayken bastırdığını kabul ediyor. Ekonomik
Yönetim Reformu Operasyonu Projesi anlaşmasında Dünya
Bankası şunları kaydetmiş: “Geçici yönetim, gelecekteki bir
hükümetin iptal etmesi zor ekonomik yönetim reformlarının
hayata geçirilmesi için bir fırsat penceresi sağlıyor”.
Haitililer için bu özellikle acı bir ironi: Çoğu Haitili,
Aristide’in ülkeden kovulmasıyla sonuçlanan siyasi krizin
derinleşmesinden sorumlu olanın, vaat edilen yüzlerce milyon
dolarlık krediyi vermeyen -Dünya Bankası dahil- çoktaraflı
kurumlar olduğu görüşünde. Dışişleri bakanlığının baskısı
altındaki Inter-American Development Bank (“Amerikalar-arası
Kalkınma Bankası”) bir yasama seçimindeki ufak tefek
aksaklıkları bahane ederek, Haiti’nin yardım parasını alacak
kadar demokratik olmadığını öne sürmüştü. Aristide artık
ülkede olmadığından, Dünya Bankası şimdi açık biçimde
demokrasiden yoksun bir ortamda iş yapmanın avantalarını
kutluyor.
Dünya
Bankası ve IMF, en azından son 30 yıldan beri çeşitli
derecelerde şoka maruz kalmış ülkelerde -özellikle de Latin
Amerika’daki askeri darbelerden ve Sovyetler Birliği’nin
çökmesinden sonra- şok tedavileri dayatmakta. Pekçok
gözlemciye göre bugünkü felaket kapitalizmi Mitch Tayfunu’nu
bile solda sıfır bırakıyor. Mitch, 1998 Ekiminde bir
haftalığına Orta Amerika’ya uğradığında, köyleri tek lokma
halinde yuttu ve 9000’den fazla insanı öldürdü. Zaten güçsüz
olan ülkeler, çaresizlik içinde, yeniden inşa yardımına
muhtaç hale geldi. Nitekim yardım ulaştı fakat ekli
taleplerle birlikte. Mitch Tayfunu vurduktan sonraki iki ay
içinde, ülke hâlâ enkaz, cesetler ve çamur altındayken,
Honduras meclisi, Financial Times’ın “fırtınadan sonra hızlı
satışlar” dediği süreci başlattı. Meclis havaalanlarının,
limanların, otoyolların özelleştirilmesine izin veren
yasalar çıkardı ve devlete ait telefon şirketinin, ulusal
elektrik şirketinin ve su sektörünün bazı kısımlarının
özelleştirilmesine dönük hızla izlenecek planları onayladı.
Toprak reformu yasalarını tersine çevirdi ve yabancıların
mülk alıp satmasını kolaylaştırdı. Komşu ülkelerdeki durum
da pek farklı değildi: Aynı iki ay içinde Guatemala telefon
sisteminin satacağını ilan etti, Nikaragua ise buna ilaveten
elektrik şirketini ve petrol sektörünü de satacağını
duyurdu.
Bütün bu
özelleştirme planlarını saldırgan biçimde dayatan, olağan
şüphelilerdi. Wall Street Journal’a göre “Dünya Bankası ve
IMF (telekom) satışlar(ı) için ağırlıklarını koymuş, bunu üç
yıla yayılan senelik 47 milyon dolarlık yardımın önkoşulu
yapmışlardı. Ayrıca, bu konuyu Nikaragua’nın 4.4 milyar
dolarlık dış borcundan kurtarılmasıyla
ilişkilendirmişlerdi.”
Dünya
Bankası, 26 Aralık’taki tsunamiyi de ekonomik politikalarını
dayatmak için kullanıyor. En çok tahrip olan ülkelerin borç
yükünde hemen hiç azalma olmadı. Üstelik, Dünya Bankası’nın
acil yardımlarının çoğu bağış olarak değil, kredi (borç)
şeklinde geldi. Küçük balıkçı topluluklarına (tsunami
kurbanlarının %80i bunlardan oluşuyor) yardım gereğine vurgu
yapmak yerine, Banka, turizm sektörünün ve balık
çiftliklerinin büyütülmesi için bastırıyor. Yollar ve
okullar gibi hasar görmüş kamu altyapısına gelince, Banka
belgeleri bunların yeniden inşasının “kamu finansmanını
zorlayabileceğini” kabul ediyor ve hükümetlerin
özelleştirmeyi bir seçenek olarak düşünmesini öneriyor.
(Evet, önerecek tek bir fikirleri var) “Belli yatırımlar
için” diyor Dünya Bankası’nın Tsunami Müdahale Planı, “özel
finansman kullanmak uygun olabilir”.
Haiti’den
Irak’a kadar öbür yeniden inşa bölgelerinde olduğu gibi,
tsunami kurtarma harekatının da yitirilenlerin telafisiyle
ilgisi neredeyse yok. Oteller ve endüstri, sahillerde
yeniden inşa çalışmalarına başladıysa da; hükümetler Sri
Lanka’da, Tayland’da, Endonezya’da ve Hindistan’da ailelerin
okyanus kenarındaki evlerini yeniden yapmasını önleyen
yasalar çıkardılar. Yüzbinlerce insan zorla ülkenin
içlerine, Açe’de asker barakalarına, Tayland’da ise
prefabrik yapılara nakledildiler. Sahiller, balıkçı köyleri
ve el yapımı ağlarla donanmış hallerine geri
döndürülmüyorlar. Aksine. Hükümetler, şirketler ve yabancı
bağışcılar sahilleri kendi isteklerine göre inşa etmek için
elbirliği etmiş durumda: Kumsallar turistlerin oyun alanı,
okyanuslar balıkçılık şirketlerinin su madenleri olarak
düzenleniyor. Her iki alana hizmet verense, özelleştirilmiş
havaalanları ve borç parayla yapılmış otoyollar.
Condoleeezza Rice, Ocak ayında yaptığı bir konuşmada
tsunamiden “bize büyük kazançlar” sağlayan “muhteşem bir
fırsat” olarak söz edip küçük bir tartışmanın kıvılcımını
çaktı. Pekçok kimse, muazzam bir insani trajediye çıkar
arayışıyla yaklaşmak fikrini korkunç buldu. Fakat Rice,
olayın önemini küçültüyordu. Kendilerine Tayland Tsunami’den
Kurtulanlar ve Destekçileri adını veren grup
“İşadamı-politikacılar için tsunami, dualarının kabul
olmasıydı; çünkü dev dalgalar, sahil bölgelerini onların
tatil beldeleri, oteller, kumarhaneler ve deniz ürünü
çiftlikleri kurma planlarının önünde engel olarak duran
topluluklardan temizledi. Bu sahil bölgeleri şimdi onlar
için boş topraklar oldu” diyor.
Görünen o
ki felaketler, yeni terra nullius (“boş toprak”) oldular. |
|