|
Üniversitelerin bilimsel araştırma stratejilerini yeniden gözden geçirmesi
gerekir
Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ
/ Çukurova Üniversitesi
Son günlerde basına yansıyan 15 yeni üniversitenin açılmasına YÖK ve
üniversitelerin tepkileri ile hiç de üniversiteler olarak tasvip etmediğimiz,
üniversitelerin kamuoyu nezdinde zemin kaybettirilmesine yönelik tartışmalar
hedef şaşırtılarak "üniversiteler neden ilk 500 sıralamasında değiller"
tartışmasını yeniden alevlendirmiştir. Daha önceki iki yazımda belirttiğim
nedenleri sistematik olarak önem sırasına göre işlemeye devam edeceğim.
Kanımca sorunun temeli üniversite kelimesinin kavramının tam olarak
anlaşılmamasından kaynaklanıyor. Bunun da nedeni, temelde toplumsal olarak bilim
kültürümüzün gelişmediği, bilimin toplum yaşamına katkısının doğrudan
görülmemesi olarak gösteriliyor. Üniversitelilik bilinci yeterince anlaşılmadığı
için yeni fakülte ve üniversitelerin açılması gündeme gelmektedir. Üniversite
gerçek üniversite gibi fonksiyon üstlenmediği için de neden ilk 500
sıralamasında yokuz sorusu kolayca soruluyor. Çünkü bugün bir çok
üniversitemizin misyonu ve vizyonu tam olarak belirlenmemiş. Sorun çözmeye
yönelik amacı ve hedefi olmayan bir üniversitenin bilim, sanat ve kültür üretme
şansı olmadığı gibi dünyada kendine bir yer edinmesi de beklenemez.
Üniversitelik süreci uzun erimli bir olgu olup bugünden yarına da gelişmez ve
değişmez. Bunun da köklü ve uzun süreli çözümler gerektiren bir yapıda işlenmesi
gerekmektedir.
Bugün 70-80 yıl önceki durumdan daha da geri olduğumuz söylenebilir. Genç
Cumhuriyetin en azından bir ideolojisi vardı ve bu ideolojinin temel felsefesi
her yönü ile bağımsız toplumu muasır medeniyetler seviyesine çıkarmaktı. Bunun
için işe eğitim birliğini sağlayarak başladılar. Nüfusunun tamamına yakını
köylülerden oluşan bir yapıda, köylüleri çiftçileştirerek üretime katmayı
hedeflediler. Üretime katılan köylülerin eğitimi için Köy Enstitülerini kurdular
ve köylüleri okur yazar yapmayı hedeflediler. Cumhuriyetin Kemalist ideolojisi
üniversiteleri de Darülfünun'la başlayan gelişmeyi 1930'lu yıllarda yani yasa
ile yarı özerk hale getirdikten sonra maddi ve manevi anlamda destekleyerek
ülkenin yetişmiş insan gücü ve bilim yapmasının kapılarını aralamış oldu. Ancak
daha sonra ülkemizin bilinen süreç sonucu eğitim yörüngesi değiştirildi.
Cumhuriyeti kuran felsefenin ve ideolojin amaca ulaşması engellendi.
1. Toplum olarak bilimin önemini kavramış durumda değiliz. Sokaktan birine
sorulduğu zaman üniversitenin işlevini üst düzeyde meslek öğreten bir kurum
olarak görmektedir.
2. En büyük öğretmen anneler halen yüksek oranda eğitimsiz. Üniversite öğretim
üyeleri ile yapılan anket sonucuna göre öğretim üyelerinin büyük çoğunluğunun
geldiği aile yapısının okuma oranı düşük
3. Okul öncesi ana okul eğitimi yetersiz.
4. İlk öğretim bugün tabir caizse evlere şenlik, durumu iyi olan çocuğunu alıp
özel okullara vermekte, diğerleri için ise "altta kalanın canı çıksın" anlayışı
hâkim. Daha önce de yazdım, devlet okullarının fiziki yapısı bile minik
çocukların ruhunu karartacak durumdadır. Duvarlardaki tek tük resimler de
savaşları çağrıştırıyor. Bunların dıştan görünüşü bile sıkıcı ve kasvetli.
Orta öğretim aynı durumda, eğitim vermek yerine test usulüne göre düzenlenmiş
bir eğitimle sınava yarış halinde katılım sağlanmaktadır. Öğrencinin okuma,
anlama, düşünme ve çözümlemeye zamanı yok. Ders sonrası hafta sonu sürekli
dershaneden dershaneye, özel derse koşmaktan öğrencilerin dersi öğrenme hevesi
bitmiştir. Hal böyle olunca zamanın önemli bölümü öğrenilmeden geçmiş oluyor.
Türkiye UNICEF'e göre 52 ülke içinde matematikte sıralamada 44'üncü olmakla çok
kötü durumdadır (Cumhuriyet 2.12.2002). Yine Fen eğitimi sıralaması yönünden de
38 ülke arasında 33'üncü sıradadır. Bilindiği gibi ÖSYM sonuçlarına göre
matematik ortalaması 3,5 ile en kötü durumdadır. Yine ÖSYM sınavında 60 bin kişi
sıfır puan almaktadır. Üniversiteye öğrenci hazırlayan öğretmenlerin girdikleri
sınavlarda benzer şekilde çoğu öğretmenin yetersiz olduğu görülmektedir. Tamamen
olayın bir zincirin halkaları gibi bir biri ile ilintili oldukları
görülmektedir. İlk öğretimden üniversite sonrası eğitime kadar bir bilim
felsefesi ve politikası etrafında işlenmesi ülkemizin bilişim çağını
yakalamasına yardımcı olacaktır.
Eğitim sistemi ezbere yönelik olduğu için sorma, sorgulama, kaşlılaştığı sorunu
acaba başka türlü de bir çözüm yolu olamaz mı diye düşünme yaratıcılığı da
gelişmiyor. Sistem bir bütün olarak sınava dayalı başarı üzerine kurgulandığı
için daha çok devlet memuru zihniyeti ile adam yetiştiriyor. Üniversitelerde her
türlü tartışma ve eleştirel düşünme geliştirmediği için sisteme ağırlıklı olarak
"medrese" anlayışına uygun itaat ve biat eden sadakatli eleman yetişmektedir. Bu
elemanların üniversitede yabancı dil sınavını şu veya bu şekilde geçmeleri, bir
iki makale yazarak akademik kariyer almaları bilim adamı yetiştirildiği anlamına
gelmiyor. Maalesef YÖK sistemi ile birlikte ülkenin dinamik insanlarının
kümelendiği üniversite ortamlarında Gazeteci Taha Akyol'un dile getirdiği (17
Haziran 2005 Milliyet) "Üniversite"ye hiç yakışmayan ama her devirde devlet
eliyle dayatılmış düşünme biçimi!" bugün üniversitelerdeki işlevsiz yapılanmanın
esas nedenidir. Üniversiteler maalesef bu gelişmeleri görememiş ve bugün kısır
döngülerin arasında sıkıştırılıp kalmış ancak mevcut sistem, anlayış ve
kadroları ile geleceğe ufuk açması da biraz zor görülüyor.
Üniversitelerin birincil görevi olan bilim yapacak nitelikte yaratıcı üretken,
iletişimi bilen, bilgiye ulaşan insan yerine daha uysal, söz dinleyen devlet
memuru anlayışlı insan yetiştirmektedir. Bugün dünyanın geldiği noktadaki
bilimsel devrimlerin yaratılması memur zihniyeti ile değil, özgür ve bağımsız
düşünebilen anlayışla sağlanabilmiştir.
Ülkemiz üniversiteleri ise batılı ölçekte dikkate alındığında ne gerçek anlamda
bilimsel araştırma yapabilmekte ne de ciddi eğitim ve öğretim verebilmektedir.
Prof. Dr. Bahattin Baysal, Cumhuriyet Bilim ve Teknik ekinde (sayı 939) aynı
konudaki yazısında bu kategoriye göre en yüksek puanı alarak ilk sıraya oturan
Harvard üniversitesinin 1933-1953 yılları arasında rektörlüğünü yapmış olan
Prof. James Conant'ın üniversitesini nasıl değiştirdiğini anlatmaktadır.
-Akademik kadro oluşumunda son derece objektif ve işe uygun kişi alınmaktadır.
Prof. Dr. Bahattin Baysal, Harvard üniversitesinin öğretim üyeleri seçiminde
ABD'deki en iyi öğretim elemanlarını aldıklarını belirtiyor. Ve üniversiteye
alınan öğretim üyelerinin 8 yıl denemeden sonra kalıcı statüye alındığı veya
üniversiteden dışlanmaya başlandığını belirtiyor.
Ülkenin bir bilim politikası olmalıdır. Ve üniversite politikası veya bilim
politikası hükümetler üstü olmalıdır. Hükümetlerin değişmesinden bilim
politikası etkilenmemelidir.
Ülkenin Bilim kültürü ve felsefesi yok. Felsefe bilen bir toplum değiliz.
Ortaöğretimde bilim felsefesi öğretilmesi kaçınılmaz gibi görünüyor. Geçmişte
ülkemizde orta öğretimde uygulanan olgunlaşma sınavlarında sorulan sorular
felsefi kökenliydi ve yaşamı anlamaya yöneliktir.
Ülkemizde bilim ve teknoloji arasındaki bağlantı sağlıklı bir şekilde
kurulamadı. Bilim olmadan teknolojinin olmayacağı tam olarak anlaşılmadı. Bugün
uzay teknolojisi bilimsel araştırmaların sonucunda oluşmuştur. Ülkemiz bu
bağlamda teknolojiyi geliştirmek için bilimsel çalışma yapmak ve Ar-Ge
çalışmaları yerine teknoloji satın almayı benimsemiştir. Bu konuda hem batılılar
ülkemizi teknoloji satın almaya ikna etmişlerdir, hem de yöneticilerimiz 1945
sonrası politikalarda bu konuda öngörüsüz kalmış ve ileriye yönelik yatırım
yapamamışlardır. Doğal olarak sürekli teknoloji satın alınmıştır. Maalesef
tarım-hayvancılık ve gıda alanında yöneticilerimiz bilimsel araştırmalara para
ayırmak yerine dışarıdan alırız felsefesini benimsemişlerdir. Teknoloji
gelişimi uzun süreli ve pahalı bilimsel çalışmalara dayandığı için teknolojiyi
geliştiren ülkeler sahip oldukları teknolojiyi pahalıya satmaktadırlar. Zaman
zaman ülkemiz teknolojideki gelişmeklere bağlı olarak satın almada zorluklar
yaşadığını biliyoruz. Üniversitelerin bir kısmının altyapı sorunu bulunurken bir
kısmı da birer teknoloji mezarlığına dönüşmüştür. Bazı birimlerde sürekli
teknoloji ithali nedeniyle kurumda çok sayıda atıl cihaz yaşanmaktadır.
Ülkelerin bilimsel yönden gelişmişlik ve eğitim düzeylerinin en önemli
ölçütlerinden biri de ürettikleri SCI kapsamına giren bilimsel yayın sayısıdır.
SCI endeksli yayınların son yıllarda uluslararası alanda prestij ölçüsü olması
nedeniyle bilim çevreleri tarafından dikkatle izlenmektedir. Ancak artık yayın
sayısı kadar yayınların kalitesi daha çok dikkate alınır bir ölçü olarak kabul
edilmektedir. Bugün ülkelerin toplam yayın ve kitap sayısı daha çok ülkenin
bilimsel altyapısı, bilimsel araştırmaya ayırdığı kaynak ve destek ile doğrudan
ilişkilidir.
SCI' de yer alan makaleler genelde İngilizce olması ve anadili İngilizce olan
ülkelerin yayın yapmasına büyük bir üstünlük kazandırmaktadır. Yinede ülkelerin
makale sayısı sıralanması o ülkelerin bilimsel gelişmişliği ve bilime bakışı ve
bilim politikalarıyla ilişkilendirilmektedir.
Bilimsel makaleler genelde gelişmiş ülkelerde teknolojiye dönüştürüldüğü için
toplum bilimin önemini doğrudan hissetmekte ve etkisini teneffüs ettiği için
toplumsal olarak yaşam kalitesi arttığı için bilime değer vermekte, bilimi
yaşamın bir parçası olarak görmekte ve sahip çıkmaktadırlar. Ayrıca bilimde
gelişmiş ülkeler bilimsel ürünlerini ve eğitimden yüksek gelir sağladıkları için
de bilime önem vermektedirler.
YÖK öncesi sınırlı sayıda makale yazılmakla beraber bunların kalitesi yüksek
iken sonraları bu kalitenin düştüğü görülmektedir. YÖK öncesi sınırlı sayıdaki
üniversitede akademik aşama için aranmayan makale sayısı yavaş yavaş aranmaya
başlanmış ve Türkiye'deki üniversitelerin daha yeni yeni bilimsel makale yapmaya
başlamıştır. YÖK öncesi profesör olmak için herhangi bir kriter aranmıyordu.
Şimdi yeni yeni 2000 yılından sonra akademik aşama için YÖK baskısı ile makale
zorunluluğu getirilmiştir. Ancak akademik yükselme için dosya hazırlama da
amacından saparak bilimsel kaliteyi yükseltmek yerine tam tersine dejenere etmiş
ve verimsizliğe dönüşmüştür.
Birer özgürlük alanı olarak üniversitelerde başta akademik özgürlük olmak üzere
her alanda bilim insanları ve öğrenciler beyin fırtınası yaratabilmelidir.
Üniversiteler bugün kim ne derse desin düşük verimlilik düzeyinde çalışmaktadır.
Kesin olmamakla beraber ülkemizin 53'ü kamu ve 24 vakıf üniversitelerinde toplam
70 bin akademisyenin görev yapıyor ve bunlardan uluslararası dergilerde makale
yayımlayan öğretim üyesi sayısı her yıl 3-4 bin arasında değişiyor. Diğerleri
sorusunun cevabı açık. Daha önce de belirttim, öğretim üyesi başına düşen makale
sayısı 0.10 düzeyinde bulunmaktadır. Acaba 0.90'nının bilimsel makale
üretmemesinin gerekçesi nedir? Bunu sorgulayabilecek miyiz?
Son yıllarda üniversitelerin bilimsel yayın sayısının arttığı bir gerçektir
fakat bu artış tamamen ülkenin bilim politikası ve altyapı iyileştirilmesinin
bir sonucu olarak değil, daha çok akademik aşamadaki zorunluluk, TÜBİTAK teşviki
(az da olsa maddi destek) ve yurtdışında doktora öğrenimi görüp yurda dönen genç
araştırıcıların geçmişten getirdikleri birikim sonucudur. Türkiye'nin bilimsel
aktivitesini yükselten bu artış istekli ve sürekliliği olan bir durum arz
etmemektedir.
CBT dergisi 951 sayısında 2003 yılında 12.057 makale ve 2004 yılında ise 14.387
makale üreterek bir yıl ara ile 2330 makale fazla üretildiği görülmektedir.
Ülkemiz SCI'ce taranan dergilerde yayınlanan ülke adresli yayınlar sıralamasında
1981 yılında 344 yayınla 41. sırada iken 2004 yılı itibarı ile 14.387 ile 22-24
sıra aralığında yer almaktadır. Ancak buna rağmen dünyadaki ilk 500 üniversite
sıralamasına hiçbir Türk üniversitesi girememiştir. Ancak daha önce de
belirttiğim gibi ülkemiz bilimsel yayınların çoğunlukla akademik yükselme
amacıyla yapıldığı görülmektedir (Ortaş 2003, Gelişmeyen Bilim Ortamında Artan
Bilimsel Yayın Sayısı. CBT sayı 828 2003). Bu sayıların artışı sevindirici,
ancak kalite açısından bir o kadarda üzücü nitelikteydi. Geçmişteki göstergeler
geçmişte yapılan yayınların daha çok uluslararası alanda itibar gördüğünü
göstermektedir. Batıdaki gelişmiş ülkeler ile karşılaştırıldığımızda alınan
patent sayısı ve üretilen bilimsel makalelerdeki bilginin teknolojiye dönüşmesi
yönünden arada yüzlerce defa fark bulunmaktadır.
Fakat her şeye rağmen kısa sürede 46. sıradan 22-24. sıraya gelmiş olmak
insanımızın İngilizce okur yazarlık düzeyinin arttığının bir göstergesi olarak
iyi karşılıyorum, ancak yetersiz. Daha fazla kişinin yayın yapması gerekir.
Ancak şimdiden bazı önlemlerin alınması ile eldeki yetişmiş insan gücü ile
zamanla daha iyi bilimsel araştırmalar yapılarak daha fazla atıf alabilen
makaleler yapılabilir.
CBT dergisi 951 sayısında üniversitelerde öğretim üyesi başına üretilen makale
sayısı ile üniversitelerin sıralaması alt üst olmuş ve birden çok farklı bir
tartışma başlamıştır. Bu sadece yabancı endeksler açısından böyledir. Yazıların
etkisi olup olmadığını hiç göstermediği gibi, kitap ve benzeri çok değerli
çalışmaları da dikkate almamaktadır. Onun için, diğer bütün yayınları da içeren
daha doğru endeksler oluşturmalıyız. Böylece daha doğru göstergelere
ulaşabiliriz.
Ancak yine de durumun, çok iç açıcı olmadığı anlaşılıyor. Birkaç üniversitede
son birkaç yılda yapılan yayınların isim listelerinde hep belirli isimler ön
plana çıkmaktadır. Bütün göstergelerde öğretim üyelerinin önemli bir kısmın
yayın yapmadıkları görülmektedir. Yapanların da genelde benzer ve aynı kişiler
olduğu görülmektedir. Üniversitelerin bugün içinde bulunduğu bu verimsizliğin
bir gelenek haline geldiği ve gelecek kuşaklara da yanlış örnek teşkil ettiği
görülmektedir. Üniversite ortamında bir iki yayın yapmanın bilim adamı olmak
için yeterli olduğu yüksek düzeyde kabul gördüğü anlaşılmaktadır. Bu konunun
enine boyuna masaya yatırılıp tartışılması ve bazı radikal önlemlerin alınması
gerekir. Bu konuda kendisini yenileyen üniversitelerin önümüzdeki dönemde
dünyada daha saygın yerlere gelecekleri muhakkaktır. Tersi de doğrudur.
Türkiye üniversitelerinin belki de en ciddi sorunu bilimsel araştırma yapma
anlayışı, metot ve değerlendirme sorunu olarak görülmektedir. Bu da yine
üniversitelilik bilinci, kaliteli öğretim üyesi potansiyeli vs gibi bir çok
faktöre bağlı olarak gelişmektedir. Ülkemizde her türlü zorluğa rağmen bazı
verilerin elde edildiği, genç araştırıcıların akademik aşama için yayın yapmaya
kendilerini zorladıkları sevindirici. Ancak üniversitelilik bilincinin
yetersizliği neyi nasıl yapacakları, nasıl ölçecekleri ve nasıl
değerlendirecekleri konusunda ciddi anlamda gelişmiş üniversiteler ile
kıyaslandığında eksiklerimiz bulunmaktadır.
Bilimsel Araştırmaları organize etme, yöntem ve ölçme, değerlendirme yönünden
pek de iyi durumda sayılmayız. Ülkemizde Yapılan araştırmaların bilimsel bakış
açısına uygun hazırlanmadığı ortaya çıkmıştır. Mersin Üniversitesinden Doç. Dr.
Adnan Erkuş ülkemizde üretilen bilimsel çalışmaların yöntem, istatistik ve ölçme
yanlarının zayıf olduğunu belirtiyor
Erkuş, (2005) ve Erdoğan, (2001) üç büyük üniversitemizde, üç alanda yapılan
tezlerin psikometrik açıdan ele alındığı 93 yüksek lisans ve doktora tezinin
çoğunda karşılaşılan durumu şöyle özetlemektedirler. a)Veri toplama amacıyla
kullanılan uyarlama ya da özgün ölçme araçlarının, gerek uyarlama gerek
geliştirilme süreçlerinin çok kötü olduğu; güvenirlik ve geçerliklerinin ya hiç
irdelenmediği ya da uygun olmayan yöntemlerle irdelendiği;
b)Verilere ve denencelere (hypothesis) uygun analizlerin ya yapılmadığı ya da
yanlış analizler yapılıp rapor edildiği saptanmıştır" diyor. Karakuş daha öce
sunulan çalışmalarının ışığında bu ve benzeri çalışmalarda çalışmada yer alan
çok sayıda makalenin;
Araştırmanın amacı nedir?
Araştırmada aranan nedir?
Araştırma hangi konularda ve hangi donanım ile yapılacaktır
Araştırma sonucu ne bulundu?
Araştırma bulguları aranan soruya cevap veriyor mu?
Bulguların bilimsel önemliliği nedir?
Gibi soruların cevapları ile sık sık karşılaşmaktayız. Bugüne kadar bir çok tez
danışmanlığı ve jüri üyeliklerinde bulundum. Görebildiğim en ciddi eksiklik "ne
aranıyordu, ne bulundu; bulunan sonuç ne ifade ediyor". Burada şu ünlü söz akla
gelmektedir. Ne aradığını bilmeyen ne bulduğunu hiç anlamaz.
Maalesef çalışmalarımızın çoğunun amacı ve hipotezinin olmadığı açık ve net.
Yetersiz araştırma yanında amacı, hedefi iyi belirlenmemiş, hangi sonunu
çözeceği net olmayan araştırmaların yapıldığı görülmektedir. Yapılan araştırmada
elde edilen verilerin değerlendirilmesi, yabancı dilde yazılıp yayınlanması ise
ayrı bir konu. Yayın yapan hocalarımız bilir. Bir yayın hazırlandıktan sonra en
az iki ile üç yıl içinde yayınlanabil maktadır. Ülkemizde daha çok vaka,
uyarlama, yapılan araştırmanın ülkemiz koşullarında olabilirliğinin denenmesi
esasına dayandığı için genellikle ikinci ve üçüncü sınıf araştırma olarak kabul
edilmektedir. Araştırıcılarımızın çoğunun yabancı dilde yazma yeteneğinin düşük
olması, kendi alanında yayınlanan makalelerin az okunması, doğal olarak elde
edilen verilerin kaliteli yayına dönüşmesini sınırlamaktadır. Hal böyle olunca
ülkemiz hem yayın sayısı hem de kalitesi yönünden daha düşük düzeyde
kalmaktadır.
Bilimsel araştırma stratejilerimizin yeniden gözden geçirilmesinde yarar vardır.
Kaynak: |
 |