|
Türkiye’nin Çoğulculuk Meselesi
SETA YÖNETİM KURULU BAŞKANI
Çağımızın
ruhunu yansıtan kavramların başında gelen çoğulculuk 90’lı
yıllardaki heyecanını yitirmiş görünüyor. Batılı ülkelerin
tehdit algılarıyla genişleyip daralan çoğulculuk, hoşgörü ve
çok kültürlülük kavramları, 11 Eylül’den sonra yeni bir
boyut kazandı. Çoğulculuk politikalarını pratik kaygılarla
eleştirenler, artık çoğulculuk söylemlerine ilke düzeyinde
de karşı çıkıyorlar. Batının bugünkü çoğulculuk
tartışmalarının sınırlarını, 11 Eylül sonrasında yükselişe
geçen güvenlik algıları belirliyor.
Bu
noktaya dikkat çeken Kanadalı düşünür ve siyaset felsefecisi
Charles Taylor, çok kültürlülüğün geleceği konusunda
endişeli olduğunu dile getiriyor. Taylor’a göre 11 Eylül
saldırılarından sonra Amerika ve Avrupa’daki hoşgörü ve
çoğulculuk söylemlerinin sınırını, Müslüman birey ve
topluluklara karşı gösterilen tutumlar belirler hale geldi.
Çok kültürlülük söylemlerinin ve politikalarının nereye
kadar gideceğini ve nasıl bir şekil alacağını, büyük ölçüde
İslam’a ve Müslümanlara yönelik algılar ve tavırlar
belirleyecek. Zira Taylor, “hoşgörüsüzlüğün gözden
düşmesinin hemen her sebebinin arkasında İslam’ın olduğunu”
düşünüyor.[1]
Modern
düşüncenin teşekkülü üzerine yaptığı yetkin çalışmalarla
tanınan Charles Taylor, bu endişesinde haksız değil. İslam’ı
ve Müslüman toplulukları çoğulculuk tartışmalarının
sınırlarını belirleyen bir nesne haline getirmek, Batı
toplumlarındaki toplumsal birlik ve bütünlük arayışlarının,
tarihi, dini ve kültürel “öteki” olarak görülen İslam
üzerinden devam ettiğini gösteriyor. Henry Pirenne’nin “8 ve
9.ncu yüzyıllarda güneyden ve doğudan gelen İslam baskısı
olmasaydı, Avrupa diye bir kıta (yani “kimlik”) olmazdı”
tezi, mütebessim bir şekilde tekrar karşımızda duruyor.
Pirenne’nin yanıldığını göstermek için yıllarca uğraşan
muhalifleri, 11 Eylül sonrası dönemde bu görüşlerini kısmen
tashih etmek zorundalar.[2]
Türkiye’deki çoğulculuk tartışmaları çerçeve ve muhteva
itibariyle Avrupa kökenli olduğu için, kavramın bizdeki
yansımalarını doğru anlamak için Batıdaki serüvenini iyi
kavramak gerekiyor. Aksi halde tarihi anakronik bir şekilde
okuyup, pek çok yöntem hatası yapmanın önüne geçemeyiz.
Tarih, modellerin ve sürekliliklerin olduğu kadar, farkların
ve kırılmaların da tarihidir.[3]
Yeni bir
dünya görüşü ve dünya düzeni olarak modernizm hiç bir zaman
çoğulcu olmadı. Çünkü ne Avrupa merkezci tarih ve insan
anlayışı, ne de sömürgeci Avrupa devletlerinin Asya’dan
Latin Amerika’ya “öteki”ni eşit bir muhatap olarak görmek
gibi düşüncesi yoktu. Aydınlanma düşünürlerinin mutlak
hakikate sahip olduklarına dair sarsılmaz inancı, felsefi
çoğulculuğun her türüyle çatışma halindeydi. Aydınlanmanın
tek akıl, tek tarih, tek bilim, tek medeniyet modeli, modern
dönemdeki mutlakıyetçi siyasi ekim ve modellerin de temel
beslenme kaynağıdır.
Fakat
Avrupa’dan “yeni dünya” Amerika’ya ve Avustralya’ya kadar
Batılı toplumlar sürekli bir model arayışı içinde oldular.
Ortada tek bir modelin olmadığı açık. Zira modern fikir
babalarının “tarih lineer bir çizgi üzerinde ilerleyecektir”
öngörüsü, 19 ve 20.nci yüzyılın gerçekleri tarafından pek
çok kez yalanlandı. Bu tarihsel öngörü, sadece Batılı
olmayan toplumlarda değil, bilakis Batılı toplumlarda büyük
kırılmalara uğradı. Aydınlanma aklına meydan okuyan rakipler
ve hasımlar birbirini takip etti: romantik akıl, anarşist
akıl, muhafazakar akıl, akıl karşıtı akıl,
sosyalist-komünist akıl, vd. Bu listeye 80’li ve 90’li
yıllarda postmodernist akıl eklendi ama onun modern tarihin
rotasını değiştirecek güce ve derinliğe (daha doğrusu
iddiaya) sahip olmadığı kısa sürede görüldü. Postmodern
aklın gizli nihilizmi ve açık anti-realizmi, ne
sürdürülebilir çözümler üretebildi ne de küresel bir ahlak.
Toplumsal
Birlik: Aramakla Bulunmaz
Kısacası
çoğulculuk tartışmalarının merkezinde yer alan toplumsal
bütünleşme (entegrasyon) arayışı devam ediyor. Amerika’da
uzun yıllar tartışılan iki toplumsal model, bu noktayı
açmamıza yardımcı olabilir. Kanlı bir etnik temizlik
(Kızılderililer), acımasız bir kölelik (zenciler) ve uzun
bir iç savaş (kuzey-güney çatışması) döneminden sonra
Amerika, modern dünyanın Roma’sı olmak için yeni bir
muhasebe yapmak zorundaydı. Bilinçli bir şekilde teşvik
ettikleri göç dalgalarını makul bir bütünlüğe dönüştürmek
isteyen Amerikan yöneticileri, 1950’li yıllara kadar
Amerika’yı bir “erime potası” olarak tanımladılar. Onlarca
etnik, dini ve kültürel grubun dünyanın dört bir yanından
akın ettiği Amerika’da herkes bu erime potasında eriyecek ve
bir “kozmik çorba”ya dönüşecekti. Böylece Amerika hem
dünyanın tamamını kucaklayacak, hem de onun toplamından daha
fazla bir şey olacaktı.
Bu
olmadı. Çünkü geleneksel değerlerini ve topluluk
aidiyetlerini korumak isteyen topluluklar (en iyi örnekler:
Hasidik Yahudiler, Roman-Katolik İtalyanlar, İrlandalılar,
Zenciler; daha sonra Meksikalılar ve Portorikolular),
kendilerine şehir gettolarında güvenlik alanları yarattılar.
Potada n’idugu belirsiz bir çorba olmak yerine, potanın
dışında kalarak kendileri olmayı tercih ettiler. Kendi
okullarını, kasaplarını, terzilerini, kitapçılarını,
kafelerini açtılar. Amerika’nın erime potası, Amerika’nın
getto üretim merkezi haline geldi.
Bu
modelin islemediğini gören sosyal bilimciler 1960’lardan
itibaren ‘salata tabağı’ modelini tartışmaya başladılar.
Madem kimse kontrol edemediği bir çorbada eriyip gitmek
istemiyor, o zaman herkesi olduğu gibi kabul edelim ve
üstüste değil, yanyana koyalım. Nasıl bir salata tabağında
domates, salatalık, havuç, marul, soğan, roka yanyana
duruyor ve ne kadar karışırsa karışsın birbirinden ayırt
edilebiliyorsa, farklı etnik ve dini toplulukları da benzer
bir model etrafında bir araya getirelim. Hiç bir hiyerarşiye
tabi tutmadan onları eşit kabul edelim. Böylece
gettolaşmanın önüne geçebilir ve farklı grupların topluma
katkısını azami hale getirebiliriz.
Bütün
kavramsal cazibesine rağmen bu modelin de pek işe yaradığı
söylenemez. Zira salata tabağına hakim olan gizli
hiyerarşiler, ırkçı tutumlar, ayrımcılıklar, derin nefretler
varolmaya devam ediyor. Bugün Amerika bütün bu sorunları,
tüketim ekonomisiyle aşmaya çalışıyor. İleri kapitalizmin
son geldiği nokta da bu zaten: Eğer tüketime katılıyorsanız,
sizin kim, nasıl biri, hangi etnik kökenden, dinden, vs.
olduğunuz önemli değil. Hatta artık İngilizce konuşmanız da
gerekmiyor. Arabanıza binip bir süpermarkette para harcamak
için hiç bir özel yeteneğe sahip olmanıza gerek yok!
Bu kadar
parçalanma eğilimi gösteren, aynı toprağı paylaşan ama bir
arada yaşamayan bir toplumu nasıl birleştirirsiniz? Bunun,
Amerikan siyasi aklının son derece iyi bildiği tek bir yolu
ve yöntemi var: Ortak düşman kavramı üzerinden bir aidiyet
yaratmak. Soğuk savaş döneminde ortak düşman komünizmdi. Bu
yüzden Rusya, olduğundan çok daha büyük bir tehdit ve
tehlike olarak gösterildi. Amerikan imparatorluğunun meşru
bir zeminde yükselebilmesi için bu korkuya daima ihtiyacı
vardı. Böyle düşman olmadan bu kadar savunma yatırımını izah
etmek mümkün mü? Şimdiki düşman, Afganistan-Pakistan
sınırında bir yerlerde bir mağarada saklanarak dünyanın tek
süper gücünü 24 saat diken üstünde tutan sakallı bir adam!
Bu da modern tarihin bir cilvesi olsa gerek.[4]
Bu
tecrübe, bize çoğulculuk tartışmalarının siyasi bağlamı
hakkında önemli ipuçları veriyor olsa gerek. Çoğulculuğun
sınırları sadece “uzaktaki öteki”ler üzerinden çizilmiyor.
Ulus-devletin yaptığı birey, vatandaş, kültür, kimlik
tanımları, en az diğer unsurlar kadar belirleyici bir
niteliğe sahip. Bu tanımların hiç biri tarihin boşluğunda ve
siyasetin uzağında ortaya çıkmıyor. Çağdaş çoğulculuk
söylemlerinin hemen tamamı, ulus-devletin kendini koruma
altına alma güdüsünün bir sonucu olarak çıkıyor karşımıza.
Bu yüzden
çoğulculuğu bir tehdit olarak görenler de bir kurtuluş
reçetesi olarak değerlendirenler de temel bir yanılgı
içindeler. Çoğulculuğun bir tehdit olabilmesi için bir
toplumun zaten baştan zayıf ve bölünmüş olması gerekir.
Farklı görüşleri benimsemek, farklı yaşam biçimlerine saygı
göstermek öncelikle bir özgüven meselesidir. “Kozmopolit
kültürler”in gücü ve yaratıcı enerjisi bu özgüvenden
kaynaklanıyor.[5]
Öte
yandan çoğulculuğu her derde deva sihirli bir formül gibi
görenler de yanılıyorlar. Sınırları çizilmemiş, “bırakınız
yapsınlar, bırakınız etsinler” türü bir çoğulculuk bizi
sadece rölativizme mahkum etmekle kalmaz, aynı zamanda ortak
ahlaki değerler etrafında buluşmamızı da imkansız hale
getirir. Muhtevadan arındırılmış, istikameti olmayan bir
çoğulculuk, “ortak iyi” kavramını anlamsız hale getirir.
Bu
sebepten dolayı çoğulculuk politikalarının toplumsal
bütünleşmeyi sağlayıp sağlayamayacağı konusunda ciddi
şüpheler var.[6] Çok kültürlülük, toplumsal bütünleşmeyi
sağlamak yerine “paralel toplumlar” üretiyor. Gettonun
post-modern versiyonu olan paralel toplumlar, insanları,
kimlikleri, kültürleri birbirine yaklaştırmıyor. Tersine
onları ekzotik, enteresan nesneler haline getiriyor.
Türkiye’de kültürel çoğulculuğu savunanlar, tersinden bir
oryantalizmle ama benzer bir yaklaşımla Anadolu’nun bir
“kültür mozaiği” olduğunu söylüyorlar. Böylece Sünnilerle
Aleviler, Katoliklerle Protestanların ilişkisi üzerinden,
Türklerle Kürtler, Almanlarla Fransızların ilişkileri
üzerinden, Karadenizlilerle Egeliler, İskandinavyalılarla
Doğu Avrupalıların tarihi üzerinden birbirleriyle
irtibatlandırılıyor. Savaştan barışa, sanattan bilime,
dinden dile, Avrupa tarihinin hususi tecrübesinin ürettiği
toplumsal bütünleşme ve bir arada yaşama modelleri, başka
toplumları, kültürleri anlamak ve izah etmek için
kullanılıyor.
İslam
Medeniyeti Çoğulcu muydu ya da Bulanlar Sadece Arayanlardır
O zaman
soralım: Klasik İslam medeniyeti çoğulcu muydu? Kelimenin
bugünkü anlamı esas alındığında İslam medeniyeti, diğer
bütün klasik medeniyetler gibi, çoğulcu değildi. Olması da
imkansızdı. Çünkü hakikat iddiasında bulunan hiç bir kültür
ve medeniyet, rölativist bir çoğulculuğa ünsiyet beslemez.
Bu dar manada çoğulculuk, post-modern döneme ait bir
durumdur. Yukarıda da işaret ettik: Modernizm, aştığını
iddia ettiği skolastik Avrupa medeniyetinden daha köklü
hakikat iddialarına sahipti. Kant’ın “sadece fenomenleri
bilebiliriz” iddiası dahi, aslında “ancak bizim bu şekilde
bildiğimiz şey hakikattir” anlamına geliyordu. Modernitenin
kurucu babaları Katolik kilisesine karşı daha çoğulcu,
esnek, hoşgörülü öğretiler üretmediler.
Klasik
İslam medeniyeti modern manada çoğulcu değildi ama
kozmopolitti. Belli bir hiyerarşiye tabi olmakla beraber
farklılıkların bir arada yaşadığı bir kültür vizyonu, İslam
toplumlarına hakim olan ana yaklaşımdı. Bilgi hiyerarşisi
klasik medeniyetlerin belki de en temel dayanağıdır. İslam
gibi bilgi-temelli bir dinin, başka kültür ve medeniyetlerin
hakikat iddialarına kayıtsız kalması zaten mümkün değildi.
Bu yüzden Müslüman bilim ve düşünce adamları, hayatiyetini
neredeyse yitirmiş antik Yunan ve Helen düşüncesini Arapçaya
aktarmakta bir beis görmediler. Yeni İslam düşüncesini inşa
ederken, kendilerinden önceki düşünce mirasını da ihya
ettiler.
Fakat ne
Müslüman Aristocuların Yunan hayranlığı, ne kelamcıların
cedel ve mantık merakı, ne Müslüman emirlerin Bizansa olan
gizli öykünmesi, ne de Müslüman yöneticilerin siyasi
pragmatizmi, bilgi hiyerarşisini ortadan kaldırmadı. Kimin
ne söylediğinin hakikat skalasının neresinde durduğu
belliydi. Bu yüzden klasik İslam medeniyeti çoğulcu olmaktan
ziyade kozmopolitti. Her tür hiyerarşiyi de facto anlamsız
hale getiren bir çoğulculuğun yerine, farklılıkları
yönlendiren, şekillendiren ve “ortak iyi” etrafında
birleştiren bir kozmopolitan ruh vardı.
Kozmpolit
kelimesinin etimolojisi, bu anlamları çarpıcı bir şekilde
ihtiva ediyor. Kosmos ve polis kelimelerinden mürekkep
kozmopolit, genel manada “dünya vatandaşı” anlamına geliyor.
Fakat bugünkü postmodern-liberal çoğulculuk tartışmalarını
çağrıştırdığı için, “dünya vatandaşı” kavramının klasik
tecrübeyi tam olarak ifade ettiği söylenemez. “Kosmos”
sadece dünya değil, aynı zamanda alem ve kaosun karşıtı
olarak nizam, düzen demek. Aynı şekilde “polis” kelimesi
vatandaşlıktan ziyade, Farabi’nin “medine”sine karşılık
geliyor. Antik Yunanlar polis’i, bugün şehir-devleti
dediğimiz siyasi birim için kullanıyorlardı. Fakat
Farabi’nin elinde adeta evrensel bir ölçeğe kavuşan Platonik
siyaset felsefesi, küçük bir şehir-devletinin ötesinde
anlamları tazammun eder hale geldi. Bu manada Eflatun’un
Devlet’i, gerçek kimliğini Farabi’nin Erdemli Şehir’inde
buldu. Eğer kozmopolis’in klasik İslam medeniyetinde bir
karşılığı varsa, o da erdemli şehir’dir diyebiliriz.
Bu manada
erdemli şehir/kozmopolis, modern ulus-devletin ve
milliyetçiliğin ötesinde bir siyasi çerçeveye işaret eder.
Nitekim Farabi’nin el-Medinetü’l-fazıla’sında etnik
kimlikler, kültürel aidiyetler hatta dar manada dini
gelenekler ikincil plandadır. Siyasi modelin merkezinde,
“erdemli yaşam” vardır. Bu manada erdemli şehir/kozmopolis,
mevcut küreselleşme ve çok-kültürlülük yaklaşımlarının da
ötesinde bir modele tekabül eder. Zira merkezinde erdemli
yaşam ve ahlaki tutumun bulunmadığı bir kozmopolis’i
tahayyül etmek mümkün değil.
Bu yüzden
ünlü Roman filozofu Diyojen’in “nerelisin?” diye
sorulduğunda “kosmopolites” diye cevap vermesine şaşırmamak
gerekiyor.[7] Bu cevabıyla Diyojen sadece siyasi sınır
anlamında Yunan, Roman, Troy, Syracuse, Atina, vd.
birimlerin ötesinde bir kimliğe sahip olduğunu ifade
etmiyordu. Aynı zamanda farklı bir ahlak skalasına ve manevi
norma bağlı olduğunu ima ediyordu. Bu yüzden Diyojen’in
İslam düşüncesindeki “hikmetli sözler” literatüründe özel
bir yeri var. Ondan aktarılan ve Arapçaya tercüme edilen
sözler, standart Yunan düşüncesinin dışında bir akıma da
işaret etmekteydi. Bu tür sözleri bir araya getirerek farklı
bir felsefe tarihi yazımına öncülük eden Ebu Süleyman
Sicistani, İslam kozmopolitizminin zirve şehirlerinde
yaşamış olmanın imkanlarını eserine de yansıtır. Sicistani,
Sivanu’l-hikme adlı klasik eserinde şöyle der: “Evimin ne
kadar geniş olduğunu bilseydin, senin evin dahil dünyadaki
bütün evlerin onu ihata edemeyecek kadar küçük olduğunu
görürdün. Dünya benim evimdir, gökyüzü de onun çatısı”.[8]
Kısacası
hem Diyojen, hem de Farabi ve Sicistani örneklerinde
kozmopolitlik bir uluslararası ilişkiler teorisini değil,
bir erdemli yaşam modelini ifade etmektedir.[9] Bu yüzden
klasik İslam kozmopolitizmi, özünde ahlaki bir duruşu
barındırıyor. Kozmopolitan ruh, etnik, siyasi, coğrafi ve
kültürel sınırların ötesinde, insan ruhunun benlik
sınırlarının ötesine gitmesini hedefler. Bu yüzden bu
modelin temel analiz unsurları “ben”in (nefsin) uzantıları
olan aşiret, kabile, ulus, devlet, kültür, vs. değildir. Bu,
siyasi ve toplumsal olduğu kadar aynı zamanda bir kendini
aşma, beni geride bırakma ameliyyesidir. Bu yüzden bu seyir,
yatay değil, dikeydir. Hakikat yolculuğunda tarih arkamızda
değil, ayaklarımızın altındadır.
Nitekim
İslam coğrafyasında büyük ilim, düşünce ve sanat eserlerinin
vücuda gelmesinde İslam şehirlerinin kozmopolit yapısı
hayati rol oynamıştır. Kültürel zenginliğin, ilmi
derinliğin, dini özgürlüğün, sosyal mobilitenin ve sonuçta
toplumsal dayanışmanın en güçlü olduğu yerler, kozmopolit
kimliğin kök saldığı yerleşim birimleri olmuştur. Bağdat,
Şam, Kahire, İskenderiyye, İstanbul, Isfahan, Lahor, Kurtuba,
Granada gibi şehirler derinlik, esneklik ve hareketliliğin
en yoğun yaşandığı yerler olmuştur.[10] Merkezden çevreye
doğru yayılan bu etki sayesinde katı sınıfsal kimlikler
oluşmamış, tersine dikey mobilite herkese açık bir imkan
haline gelmiştir. Bu manada İslam dünyasının çok önceden
“dünya düzdür” ilkesini benimsediğini söyleyebiliriz.[11]
Klasik
İslam toplumlarının kozmopolit yapısını gösteren en çarpıcı
örneklerden biri, Müslüman alimlerle diğer din mensupları
arasında yapılan münazaralarda kabul edilen temel
kurallardır. Bu kurallardan biri şöyle diyor: Tartışmalarda
hiç bir kimse kendi kutsal kitabından delil getirmeyecek.
Müslümanlar Kur’an’dan, Yahudiler Tevrat’tan, Hıristiyanlar
İncil’den, vd. hareketle görüşlerini temellendirmeyecekler.
Bütün argümanlar, iddialar, ispat ve deliller akla, mantığa,
ikna gücüne dayanacak. Müslümanlar, “ev sahibi” oldukları
için herhangi bir imtiyaza sahip olmayacaklar.
Ebu
Ca’fer Ahmed ibn Yahya el-Debbi’nin (o. 599/1203), Bugyatu’l-multemis
fi tarihi’l-endulus (1967 baskısı, s. 155-7) adlı eserinde
aktardığına göre Endülüslü bir Müslüman alim/seyyah, 10.ncu
yüzyılın başlarında Bağdat’ta yapılan bir ilim meclisine
katılır. Meclise, Müslüman ve gayr-i Müslim filozof ve
kelamcı kişiler katılmaktadır. Bu “çok dinli” meclisin temel
kuralı, hiç kimsenin kendi kutsal kitabından alıntı
yapmaması, sadece ‘akli argümanlar’ kullanmasıdır. Rivayete
göre bu meclise katılan Endülüslü seyyahımız hayretler
içerisinde kalır ve bu fikri hiç beğenmez (Bu tavır, 10.ncu
yüzyılda bir Endülüslü Müslüman’ın zihnindeki “Müslüman
doğu” imajı hakkında önemli ipuçları veriyor).[12]
Modern
rasyonalistlerimiz bunu akılcılığın muhteşem bir örneği
olarak ayakta alkışlayabilirler. Fakat böyle düşünenler şunu
gözden kaçırıyorlar: Bu düşünce adamlarının yaptığı, aklı
vahyin önüne koymak değil (çünkü bu ikisi arasındaki ilişki
sanıldığından daha girifttir) fakat yaşadıkları kozmopolit
gerçeği idrak ve ikrar etmektir. Müslüman alim kendi
medresesine döndüğünde Kur’an ve hadis delillerine geri
döner. Ama ötekilerle yaptığı “akli” münazaradan yeni bir
şey kazanmıştır. Çünkü kendi görüşlerini inanç kolaycılığına
kaçmadan savunmuştur. Bu, ancak İskenderiyye yahut Bağdat
gibi kozmopolit bir şehirde yaşanabilecek bir tecrübeydi.
Bu
kozmopolit ruh, rölativist bir çoğulculuğa yol açmamıştır.
Neden? Çünkü Meşşailerden İşrakilere, Mutezileden Stoiklere
kadar bütün Ortaçağ düşüncesi Eflatun’un sadık
takipçileriydiler. Eflatun’a göre metafizik günahların en
büyüğü, hakikatin rölativize edilmesiydi. Çünkü bunu bir
defa yaptığınızda artık ne doğruyu bulabilirsiniz, ne iyiyi
yaşayabilirsiniz, ne de güzeli hissedebilirsiniz. Bu yüzden
Mevlana’yı hümanizmin dar sınırları içine hapsederek onu
modernleştireceğini düşünenler, bir merkeze sahip olmanın
evrenselliğe engel teşkil etmediğini gözden kaçırıyorlar.
Hz. Mevlana herkesin söylediği haktır demiyor. Tersine,
hakikatin her dilde bir söyleniş biçimi vardır diyor.
Çoğulculuk ve Kimlik Siyaseti
Günümüzün
çoğulculuk tartışmaları, kimlik tartışmalarının aldığı yeni
şekiller hakkında da bir fikir veriyor. Modern devlet,
geleneksel toplumların esnek, geçişken, çok-katmanlı ve
adem-i merkeziyetçi kimliklerinin yerine katı, tek-boyutlu
ve merkezi kimlikler inşa etmeye çalıştı. Bu büyük dönüşümün
yol açtığı kültürel travmalar hala devam ediyor. Bu manada
kozmopolit(an) kimlik tanımları, kimlik siyasetinin yön
verdiği iktidar ilişkilerinin sorgulanması açısından önemli
imkanlar sunmaktadır. Katı, indirgemeci ve dışlayıcı kimlik
tanımları yerine vurgunun kimliklerin geçişkenliği ve
dinamik yapısı üzerine yapılması, katı ve ideolojik kimlik
tanımlamalarının aşılmasına yardımcı olabilir. Fakat bunu
genelleştirmek ne kadar mümkün? Herkesin melez, kozmopolit,
çok-kültürlü, çok-kimlikli olduğu ya da olacağı
varsayımından hareketle bir toplumsal düzen kurulabilir mi?
Emin
Maluf Ölümcül Kimlikler adlı eserinde, kendi çok-kültürlü ve
kozmopolit kültür tecrübesinden hareketle bir kimlik tahlili
yapar ve ‘arafta’ olmanın olumlu ve olumsuz yönlerini
anlatır. Hıristiyan bir Arap olmanın sunduğu zorluklar ve
imkanlar Maluf’un kimliğinde bir araya gelmiştir. Emin Maluf
Hıristiyan’dır; ama ana dili, İslam’ın dini dili olan
Arapçadır. O, aynı zamanda Batıyı ve modern bilgiyi
özümsemiş biridir. Bu ona Hıristiyan dünyayla Müslüman dünya
arasında derinlikli irtibatlar kurma imkanı sağlar.
Dolayısıyla Maluf’un melezliği, ülkesi Lübnan’ın ona sunduğu
bir imkandır ve bütünüyle yapay ya da kasıtlı bir kurgu
olarak reddedilemez. Ama böyle bir tecrübeyi genelleştirmek
mümkün değil. Edward Said, Emin Maluf, Homi Bhaba gibi melez
aydınların kimlik tecrübelerini genelleştiremeyiz. Bu
aydınlar farklı kimlik ve aidiyet dilimleri arasındaki
gerilimi aşabilecek donanıma sahip olabilirler. Bu
gerilimleri bir avantaja dönüştürebildikleri için çok farklı
kesimlere hitap etme şansına da sahiptirler. Fakat onların
çok-katmanlı kozmopolit kimlikleri, son tahlilde kendi hayat
tecrübeleriyle mukayettir.
Öte
yandan kozmopolitliğin, çok-katmanlı ve esnek kimlik
modellerinin bir garantisi olmadığını da akılda tutmak
gerekiyor. Bunun acı örneklerinden birini Bosna’da yaşadık.
Bir Shakespeare uzmanı olarak tanınan ve akademik saygınlığı
herkes tarafından kabul edilen Nikola Kolcevic, Saraybosnalı
bir Sırp idi. Kolcevic, Balkanların en kozmopolit şehri olan
Saraybosna sokaklarında Müslüman Boşnaklar ve Katolik
Hırvatlarla dolaşmış, kütüphanelerine gitmiş, kafelerinde
oturmuş, ezanın sedasını dinlemişti. Fakat bunların hiç biri
onun Sırp milliyetçiliğinin sözcülerinden biri haline
gelmesine engel olamadı. Bosna katliamının baş mimarlarından
Radovan Karadzic’in ‘sırdaşı’ olan Kolcevic, Sırbistan
başkan yardımcısı sıfatıyla Saraybosna’nın yerle bir
edilmesi emrini imzalamaktan çekinmedi. Onun için Saraybosna,
‘saf Sırp ırkının’ nefret ettiği bütün değerleri üzerinde
taşıyordu: Osmanlı binaları, Müslüman yüzleri, çok-kültürlü
sokakları, çok-dilli kahveleri, çarşıları, başörtülü
kızları, eli tespihli amcaları, başı takkeli imamları.
Kolcevic 16 Ocak 1997’de intihar ettiğinde, bir ideolojinin
iflasını da ilan ediyordu. Fakat bu mirasın yarattığı
gerginlik, Saraybosna’dan Kosova’ya bütün Balkanlarda
varlığını hissettirmeye devam ediyor.
Bugün
mutlak ve katı kimlik tanımlarının yerine, derinliği olan
ama esnek kimlik tanımlarına ihtiyacımız var. Kimliklerin
esnek ve geçişken yapısını köksüzleşmeden ve yabancılaşmadan
benimsediğimiz zaman Türklerin Türklüğü, Kürtlerin Kürtlüğü
bir sorun olmaktan çıkacaktır. Birbirimizin Türklüğünü,
Kürtlüğünü, Araplığını, vs. bilinçli bir şekilde unuttuğumuz
gün birbirimizi kucaklayacak kadar yakınlaşmış olacağız.
Bunun için Türkiye’nin şu ana kadar referans kabul ettiği
etno-seküler kimlik tanımlarını aşıp, mirasçısı olduğu
geleneğin pozitif değerlerine geri dönmesi gerekiyor.
Kısacası kimlik siyaseti yapmadan kimliğimize sahip
çıkabilmek için, kendimizi tarihin ışığında yeniden
tanımlamamız gerekiyor.
Modernite,
çelişkilerin tarihi olduğu için, iki farklı yönde ilerleyen
sosyal süreçlerin hızla yaşandığını gözlemliyoruz. Geçen
yüzyılın maksimalist kimlik iddialarından minimalist kimlik
iddialarına doğru tedrici ama köklü bir dönüşüm yaşadık.
İmparatorlukların yıkılıp ulus-devletlerin kurulduğu sancılı
yıllarda herkes bir devlet kimliğine sahip olmak
zorundaydı.[13] İki dünya savaşı sonrasında tercihler daha
da keskinleşmişti: Ya komünist bloka aittiniz, ya da “özgür
dünya”ya. Ya tam bir komünisttiniz, ya da kapitalist. Ya
Müslüman’dınız, ya da kafir. Ya Arap milliyetçisiydiniz, ya
da Arap düşmanı. Bu mutlak kimlikler, hiç bir ara tona izin
vermeyecek kadar yekpare, donuk ve total bir şekilde inşa
edilmişti. O yüzden 60’lı ve 70’li yıllarda yetişen ve şu
anda 50’sinin üstünde olan nesiller, 1990’ların parçalanmış
kimlikleriyle yetişen gençlerini anlamakta zorlanıyorlar.
Dijital devrimin içine doğan yeni nesiller, bırakınız
50’leri, 60’ları, 70’lerin ve 80’lerin düşünce gramerini
anlamaktan dahi fersah fersah uzaklar. Eskiden dünyanın
başka kültürlerini tanımak için ayda bir gelen National
Geographic dergisine bakardı insanlar. Üstelik o da bu
dergiyi okuyacak kadar yabancı dile, kültüre, eğitime,
meraka sahip kişilerin yapabildiği bir şeydi. Şimdi Youtube
var. Youtube’un milyonlarca anonim yazarı, yönetmeni,
senaristi, oyuncusu, müzisyeni, sonunu hiç kimsenin
kestiremediği yeni kimlikler inşa ediyor.
Çoğulculuk giderek bu “plastik” ve anonim kimliklerin
kabullenilmesi manasına geliyor. Vasat olanın kutsandığı,
sıradanlığın yüceltildiği bir kültürel zemin, çoğulculuğun
parametrelerini belirler durumda. Bu manada “ideolojiler
çağı”, google’la beraber tarih sahnesinden çekildi. Bugün
Türkiye’de ne solcu var, ne de İslamcı. Mahalle falan
kalmadı. Çünkü mahallenin gözü dışarda. En otantik ve
tutarlı kimlik olarak, militant Kemalistler kaldı. Ama onlar
da yanlış öncüllerden hareket ettikleri için, ne bugünü
açıklayabiliyorlar, ne de bir gelecek vaatleri var.
Türkiye
Neyi Arıyor?
Türkiye
çoğulcu bir ülke olmalı mi? “Ortak iyi”nin anlamını
yitirdiği, ahlaki değerlerin rölativize edildiği, küresel
kapitalizmin bütün kimlikleri tekdüzeleştirdiği bir
siyasi-kültürel sistemin şekillendirdiği çogulculuk, bizi
ancak yeni sınıf çatışmalarına, yeni kimlik siyasetlerine
götürür. Türkiye farklı renk ve seslerini bir ahenge
dönüştürecek ve bundan milli bir güç devşirecekse, bunu
ortak tarihi tecrübesine, ortak gelecek tasavvuruna ve ortak
aidiyet duygusuna dayandırmak zorundadır. Bu ortak zeminin
dayanacağı ilkeleri nereden devşireceğiz? Temel soru budur.
Sorun,
Osmanlı bakiyyesi Türkiye Cumhuriyetinin farklı kökenlerden
gelen vatandaşları arasındaki farklar değildir. Sorun,
modern devletin yaptığı dar ve tek boyutlu millet ve kültür
tanımlarıdır. Bu tanıma uymayan herkes ve her grup –Türk,
Kürt, Arap, Çerkez, Müslüman, Hıristiyan- bir şekilde
ayrımcılığa maruz kalmış, köylü, geri, gerici, gelişmemiş ve
son zamanlarda “göbeğini kaşıyan adam” olarak mahkum
edilmiştir. Bu manada Türkiye’nin “azınlıklar sorunu”,
gayr-i müslimler yahut Aleviler değil, horlanan, aşağılanan
bütün geleneklerdir. Nüfusun kahir ekseriyetini oluşturan
“Türkiye’nin ortalama Müslümanlığı” diyebileceğimiz
kimliklerin azınlık statüsüne indirgenmediğini kim iddia
edebilir?
Sorunun
bir tarafı, ulus-devletin dar ve katı kimlik tanımıysa, bir
diğer boyutu, mevcut kimliklerin ve aidiyet duygularının
küresel kapitalizm ve tüketim kültürü tarafından her gün
biraz daha aşındırılmasıdır. Etno-seküler temellere dayalı
ulus-devlet bir aşırı ucu temsil ediyorsa, sınır tanımayan
tüketim kültürü ve tekdüzeleşme de bir diğer aşırı ucu
temsil ediyor. Yerellik-evrensellik çatışması diye formüle
edilen bu sorun, özünde ahlaki bir sorun olarak yeniden
ifade edilmek zorunda. Türkiye’nin son yıllardaki derin
kapitalistleşmesi, kalkınmaktan ve özgürleşmekten çok
hepimizin tele-vole kültürüne yenileceği korkusunu
uyandırıyor.
Bu
tartışmayı İbn Arabi’nin vahdet metafiziği ile kesret
kozmolojisi arasında kurduğu ilişkiyle bitirelim. Şeyh-i
Ekber’e göre kesret, mebde’nin tezahürüyle vücut bulur.
Çokluğu ortaya çıkartan şey, ilkenin tezahür etmesidir. Bu
yüzden çokluğu anlamlı kılan şey, ilkedir. İlke tektir ve bu
yüzden vahdet ve tevhid olmadan kesretin anlamı yoktur.
Dolayısıyla tek başına ve bi-zatihi çokluk, anlamlı bir şey
değildir. Çokluğu aşan, onu anlamlı bir bütün haline getiren
bir vahdetin, birliğin, bütünlüğün olması gerekir. Parça,
tanımı gereği, anlamını kendi içinde barındıramaz. Aksi
halde parça olmaz. Parçaları, farkları, çoğullukları aşkın
bir şekilde birleştiren bir ilke, bir ortak iyi, bir
evrensel gaye olmalıdır ki farklı renkler ve sesler kozmik
bir senfoniye dönüşsün. O zaman yaşadığımız yer şu ülke, bu
bölge olmaktan çıkar ve gerçek manada bir kosmo-polis yani
erdemli şehir olur.
İbn
Arabi’nin kesrette vahdet-vahdette kesret ilkesi bize yol
gösterebilir mi? Evet gösterebilir. Ama ancak biz sokaktaki
yaşantımızı metafizik bir ilkeye raptetmemiz gerektiğini
aklımızda ve vicdanımızda fark ettiğimiz zaman.
Dipnotlar
[1] “The
Collapse of Tolerance”, The Guardian, 17 Eylul 2007. Son
yıllarda yükselişe geçen İslam-korkusunun (İslamofobi),
çoğulculuk ve ırkçılık tartışmaları üzerindeki etkisi için
bk. benim “İslamofobi ve Çoğulculuğun Sınırları” Açık Görüş
(Star Gazetesi) 21 Ekim 207.
[2]
Pirenne’nin ikinci tezi, Akdeniz’in bir “Müslüman gölü”
haline geldikten sonra geç ortaçağ Avrupa ekonomisinin
çöküşe geçtiğidir. Bu tez, pek çok tarihçi tarafından
çürütülmüştür. Örneğin bkz. Thomas F. Glick, Islamic and
Christian Spain in the Early Middle Ages (Princeton:
Princeton University Press, 1979).
[3] İslam
ve Batı medeniyetlerinin etkileşimini bu açıdan ele alan bir
çalışma için bkz. benim İslam ve Batı (İSAM: İstanbul,
2007).
[4]
Amerikan askeri varlığının bu yönüne yakından bakan bir
çalışma için bkz. Chalmers Johnson, The Sorrows of Empire:
Militarism, Secrecy and the End of the Republic (Metropolitan
Books, 2004); Türkçesi Amerikan Emperyalizminin Sonbaharı,
trc. Hasan Kösebalaban (İstanbul: Küre Yayınları, 2005).
[5] Ehl-i
Kitab kavramını ve dini çoğulculuk meselesini bu açıdan ele
alan ve İslam’ın ilk dönemlerinden beri kozmopolit olduğunu
savunan bir çalışma için bkz. benim “Sources of Tolerance
and Intolerance in Islam: The Case of the People of the Book”,
Jacob Neusner (ed.) Religious Sources of Tolerance (Templeton
Foundation Press, 2008; baskida).
[6] Aynı
endişeler, dini çoğulculuk konusunda da var: her tür
hiyerarşiyi reddeden siyasi çoğulculuğu verbatim dini inanç
alanına taşımak mümkün mu? Bu soruya İngiltere Başpiskoposu
ve Anglikan Kilisesinin ruhani lideri Dr. Rowan Williams’ın
verdiği cevap kayda değer. Bkz. Rowan Williams, Islam,
Christianity and Pluralism, The Zaki Badawi Memorial Lecture
Series, Lambeth Palace and the Association of Muslim Social
Scientists (AMSS UK, 2007).
[7]
Diogenes Laertius, The Lives and Opinions of Eminent
Philosophers, VI-63. (London: Heinemann, 1935), s. 63.
[8] Ebu
Süleyman Sicistani, Muntehab sivani’l-hikme, ed. Abdurrahman
Bedevi (Tahran: Intisarat-i Bunyad-i Ferheng-i Iran, 1974),
s. 170. Sicistani’nin eserini model alan bir diğer “hikmetli
sözler tarihi olarak felsefe” çalışması, Ebu’l-vefa Mubessir
ibn Fatik’in Muhtaru’l-hikem ve mehasinu’l-kalim adlı
eseridir. Bu kitap pek çok defa Batı dillerine tercüme
edilmiştir: 1230’da Kastilyan Romacasına, 1280’de Latinceye,
1390’da Fransızcaya ve 1477’de İngilizceye. William Caxton
tarafından basılan bu kitap, aynı zamanda İngiliz dilinde
basılan ilk matbu kitaptır. Tercüme için bkz. The Dicts and
Sayings of the Philosophers, terc. Stephen Scrope ve William
Worcester (London: Early English Text Society, 1941).
[9]
Endülüs İslam tecrübesinin bu açıdan bir değerlendirmesi
için bkz. William Gallois, “Andalusi Cosmpolitanism in World
History” içinde Ekmeleddin Ihsanoglu (ed.), Cultural
Contacts in Building a Universal Civilization: Islamic
Contributions (İstanbul: IRCICA, 2005), s. 59-109.
Endülüs’ün İslam-Batı ilişkileri tarihindeki yeri için bkz.
benim İslam ve Bati, s. 77-89.
[10] Aynı
durum, daha İslam gelmeden önce kozmopolit kimliğe sahip
Cündişapur gibi şehirler için de geçerlidir. İslam bilim ve
düşünce tarihinin teşekkülünde önemli roller oynamış bu
şehrin tahlili için bkz. Mahfuz Söylemez, Bilimin Yitik
Şehri: Cündişapur (Ankara: Araştırma Yayınları, 2003).
[11] New
York Times yazarı Thomas Friedman’in bu gerçeği The World is
Flat adlı kitabında ancak dijital iletişim devriminden sonra
ve 2005 yılında keşfetmiş olması, bu gerçeği değiştirmiyor.
[12]
Endülüs İslam’ının bu kozmopolit kimliğinin derinlikli bir
tahlili için bkz. Maria Rosa Menocal, The Ornament of the
World: How Muslims, Jews and Christians Created a Culture of
Tolerance in Medieval Spain (Boston: Little, Brown and
Company, 2002).
[13]
Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Atatürk (İstanbul: İletişim
Yayınları,1983, 4.ncü baskı) adlı eserine bu tespitle
başlar: “Bizim ilk gençlik yıllarımız bir milli kahramana
hasretle geçti. Biz, --şimdi ellisine varanlar, elliden
ötedekiler—gözlerimizi dünyaya bir bozgun havası içinde
açtıktı. Babalarımız, analarımız, bize Moskof seferlerinden,
Rumeli kıyamlarından, Arap isyanlarından ve bunları takip
eden ecnebi müdahalelerinden tutuk bir dille bahseder
dururlardı. Kaybolmuş ülkelere gidip de dönmeyenlere,
gözleri yaşlı nişanlılara dair yanık halk türküleri bizim
ninnilerimizdi ve sonsuz bir milli haile olan “Yemen”
kabusu, ailelerimiz içindeki gündelik konuşmaların en
alışılmış mevzularından biriydi”.
|
|