ANA SAYFA

09.19.2004

 
 

Gülçin Şenel


SİYASÎ İSLÂM(!)’IN “ROMAN”TİK KOMEDYASI


Siyaset ve Toplum

Orhan Pamuk’un çokça reklamı yapılan son kitabı “Kar” romanını, biz de bu reklam kampanyasının tesiri ile okuduk açıkçası... Yani, bir Orhan Pamuk okuru değiliz. Pekçok kitap kurdu ile hemfikiriz bu hususta: Pamuk’un romanlarının içine girilmiyor... “Kar” için de geçerli bu: Karakterler soğuk birer yabancı, duygu-düşünce örgüsü sathî, romancı bütün gücünü vakıaya yöneltmiş; vakıada derinleşmiş sanki...

Biz böyle diyoruz ama "yabancılar” böyle düşünmüyor: Kitabın arka kapağında New York Times’ın Pamuk hakkındaki değerlendirmesi var: “O ne bir ideolog, ne bir siyasetçi, ne de bir gazeteci, Orhan Pamuk büyük bir romancı.” İdeolog, siyasetçi veya gazeteci olmadığı bir vakıa; romancılığına da diyeceğimiz yok, lakin “büyük romancı”?! Hani, istatistiklere göre, “Ahmet Altan’ı en çok kadınlar okuyor” diye bir neticeye varılmıştı ya, (bu da kadınlara bir hakaret midir henüz çözemedik(!)), o hesap, “Pamuk’u da en çok ‘yabancılar’ okuyor” herhalde ki, onun “büyüklüğünü” tesciller mahiyette New York Times’ın bu değerlendirmesi kitabı elimize alır almaz gözümüze sokuluyor; “Bak bu büyük bir romancı ona göre!” der gibi... Yani Orhan Pamuk da, tıpkı müslüman asıllı Amin Malouf gibi kendi ülkesinde görmediği alâkayı Batılılardan görüyor...

Pamuk’un Kar’ında bizce en dikkate değer şey, ne üzerinde çok konuşulan siyasî İslâm, ne askeri darbe, ne intihar eden türbanlı kızlar; çünkü yazar tüm bunlara o kadar yabancı ki, garip aşk üçgenlerinde, tuhaf tesettür tasvirlerinde, buram buram bir bilgisizlik kokusu var... Bunları sonraya bırakarak, asıl dikkatimizi çeken şeyi, romanın son 10 sayfasında “Kar tanesi” ve “insan hayatı”, “insanın kendini arayışı” üzerine yapılan değerlendirmede söylenenleri mevzu edeceğiz; biraz cımbızla çekip bulmuşuz gibi görünüyorsa, hakkaten öyle olduğu içindir.

KAR TANESİ...

Orhan Pamuk’un "Kar" romanının reklamlarını görünce, Said Aykut’un bir konferansında, İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun “Tilki Günlüğü” romanı için yaptığı “Kar fırtınası” benzetmesini hatırlamıştık, boşuna hatırlamamışız:

Şair Ka, ateisttir, yahut öyle bir söylenti vardır; sürgün olarak gittiği Almanya’da iken hiç şiir yazamamasına rağmen, Türkiye’ye döndükten 4 gün sonra, bir ropörtaj, yahut güzel bir kız için gittiği Kars’ta şiir yazmaya başlar ve kendi ifadesiyle bu şiirler ona “yazdırılır”. Çünkü Kars’ta aralıksız yağan kar ona “Allah’ı hatırlatmaktadır”. Bu şiirleri yazdıktan sonra da, bunların Kar’la ve kendisiyle alakasını tahlil etmeye çalışır:

"Ka daha sonra okuduğu kitaplardan altı kollu bir yıldız biçimindeki kar tanesinin gökte kristalleşmesiyle yeryüzüne inip biçimini kaybederek yok olması arasında ortalama 8-10 dakika geçtiğini, her kar tanesinin, rüzgar, soğukluk, bulutların yüksekliği gibi etkenlerin yanında anlaşılamayan esrarengiz pek çok nedenle de biçimlendiğini öğrenince kar taneleriyle insanlar arasında ilişki olduğunu sezmişti. “Ben Ka” adlı şiirini bir kar tanesini düşünerek Kars Kütüphanesi’nde yazmış, daha sonra Kar adlı şiir kitabının merkezinde de aynı kar tanesinin yattığını düşünmüştü. (...) Kars’ta kendisine gelen şiirlerin hepsini bu tanenin üzerine yerleştirmişti. Böylece yeni şiir kitabının yapısı kadar, kendisini Ka yapan herşeyi de bu kar tanesinin üzerinde işaretlemiş oluyordu. Her insanın bütün hayatının içsel bir haritası olan böyle bir kar tanesi olmalıydı. (...) Ka’ya göre herkesin hayatının arkasında böyle bir harita ve kar tanesi vardı ve uzaktan birbirlerine benzeyen insanların aslında ne kadar değişik, tuhaf ve anlaşılmaz olduğu herkesin kar yıldızının çözümlemesi yapılarak kanıtlanabilirdi. (...) Notlarını dikkatli okuyunca anlaşıldığı gibi, Kars’ta kendisine gelen şiirleri Ka bütünüyle kendi yazmış gibi hissetmiyordu. Bu şiirlerin kendi dışında bir yerden “geldiğini”, kendisinin onların yazılması –bir örnekte olduğu gibi söylenmesi- için yalnızca bir araç olduğuna inanıyordu. Ka notlarını kendisinin bu “edilgenlik” durumunu değiştirmek, yazdığı şiirlerin anlamını ve gizli simetrisini çözmek için tuttuğunu birkaç yerde yazmıştı.”(1)

Yazdığı-yazdırılan şiirlerini, Ka, kimliğinin “deşifresi” için anahtar olarak görür, bir yandan da “Allah’ın olmadığı Yer” isimli kaydetmediği için unuttuğu şiiri bulmaya çalışır; bulur mu? Orası meçhul; şiirlerin hepsi kayıptır, Ka, Kars’tan döndükten sonra Almanya’da fail-i meçhul bir cinayete kurban gitmiştir. Şiirlerinin izini süren romancı arkadaşı, şiirleri bulamasa bile romanını yazmıştır kayıp şiirlerin... Pamuk romanın sonunda bir kar tanesi resmi çizmiş, bu kar yıldızının her ucuna bir şiirin ismini yazarak, güya okuyucuya bırakmıştır bu sırrın çözülmesini...

Romana, bu şiirler ve “Kar Yıldızı” tahlili ile bir derinlik verilmeye çalışılmıı olsa da, yine satıhta kalan başıboş bir “kendini arayış” tasviri ki, vakıaları anlatmaktan “kendini arayan adam”ı anlatmaya fırsat bulamamış Pamuk. Başta, Said Aykut’un Tilki Günlüğü vesilesi ile “Kar fırtınası” benzetmesini hatırlamamızın bir sebebi varmış dedik ya; sanırız anlaşıldı:

"Edebî eserlerinde, kaosla düzenin birbirine yaslandığı görülür. Uzaktan bakan için Tilki Günlüğü gerçek bir kar fırtınasıdır. Oysa usûlünü bilme cehdine girenlerin ellerinden düşüremediği bir “kâinat kitabı” olur ki; işte o ân okuyucu, o uğultulu fırtınadaki her kar tanesinin, birbirinden farklı bir desen taşıdığını görür. Kimileri için “rüya tabiri”, kimileri için “içte kopan” fırtınalar, kimileri için “lugat kitabı”, kimileri içinse “sihir”... Bu kitabı anlamak için –galiba en başta-, “yazandan önce yazdırana bakmak” ilkesi geçerli!..”

Amerika’lı hayranları “büyük romancı”nın nerelerden fikir tırtıkladığını bilmiyorlar nasıl olsa!

KAR ROMANINDAKİ BİLGİ HATALARI

Ka’nın Kars’ta tanıştığı İmam-hatipli öğrenci Necip, yazdığı bilim-kurgu romanını, Ka’ya değerlendirmesi için okuyor:

"...Bu lisede iki candan arkadaş vardı: 1600 yıl önce yazılmış, ama aynı Doğu-Batı meselesiyle taptaze kitaplarını hayranlıkla okudukları Necip Fazıl’dan ilhamla kendilerine Necip ve Fazıl takma adlarını veren bu iki sırdaş, büyük Üstad’ın en büyük eseri Büyük Doğu’yu defalarca okur,..." (2)

Tamam, Üstad’ın “Büyük Doğu” diye bir eseri yoktur, “Büyük Doğu” diye bir davası vardır ama, bir romancı hayâl gücünü kullanarak “kurgu”lar yapar, roman da budur zaten, bu nüans onun bunu bilmediğini göstermez diyebilirsiniz. Türkiye’nin en büyük mütefekkirlerinden birisi ve onun eserleri mevzu bahis olunca bu söylenenler havada kalır maalesef. Dünyada hangi romancı Marx’ın en büyük eseri “Kapital” diyeceği yerde, “Komünizm” der?

Necip bilim-kurgu romanını anlatmaya devam ediyor:

"Bu yolculukları Gazzali’nin “Futuhat-ı Mekkiyesi”nden ve İbn-i Arabi’den ilhamla bütün ayrıntılarıyla yazacağım.” (3)

Gazali’nin "Futuhat-ı Mekkiye” isimli bir kitabı yoktur; mezkur eser İbn-i Arabi’ye aittir desek, ayıp etmiş olur muyuz?

"Türbancı Kızlar”a gelince... Pamuk’un kendisinin de itiraf ettiği üzere, tanımadığı bir çevreyi tasvir etmekte ne kadar zorlandığı en çok bu ifadede belli oluyor. İfadeyi geçip, anlatmaya çalıştığı türbanlı kızlara gelince, yine şaşırıp kalıyorsunuz: Bu adam uzayda mı yaşıyor? Teferruat lüzumsuz, tanıdığı kadın tipine türban takmış, bir garip yaratık meydana getirmiş.

İslâmcı militan Lacivert’e bakalım; ismini gözlerinin renginden almış, yakışıklı bir genç adam. Ka’nın kafasındaki sakallı-bıyıklı İslâmcı tipine uymadığı için çok şaşırıyor Ka... Meşhur hikaye... Ancak, Pamuk’un kafası ondan daha karışık; çünkü Lacivert’in bir yandan Ka’nın sevdiği kadın İpek’le, bir yandan, onun kızkardeşi ve Necip ile Fazıl’ın platonik aşkları olan türbanlı Kadife’yle, bir yandan da Kadife’nin arkadaşıyla ilişkisi var. Brezilya dizilerine taş çıkartırcasına bir ilişkiler yumağı... Bunca saçmalığa karşı, romancının hayâl gücüne ve kurgusuna laf edilmez mi diyorsunuz? Buyrun:

"Yanlış anlaşılmaya meydan vermemek üzere, romancının hayâlî senaryolar kurabileceğini, hattâ kurması gerektiğini, ama onun hayâlinin, sokaktaki insanın gerçeğinden daha canlı bir "gerçek" olması gerektiğini belirtmek mecburiyetindeyiz. Romancının üstünlüğünün önemli işaretlerinden birisi burada, en olmazı bile "olur"casına canlandırabilmesindedir. Yalanı, sayfaların arasından "ben buradayım" diye sırıtan bir yazarın romancılığı su götürür.” (4)

Kar çok kötü yazılmış bir roman... Pamuk bu kitabı 1999’da yazmaya başlamış ve 2001’de bitirmiş sözümona... Alınacak birinci ders: Sözümona üç yıllık bir emek verilmesi ve çok satması bir romanı iyi yapmaya yetmiyormuş! Alınacak ikinci ders: 11 Eylül Hadisesi’nden ilham alıp roman yazmak her babayiğidin harcı değilmiş! Alınacak üçüncü ders: Kötü bir romandan alınacak üçüncü bir ders yokmuş...

Dipnotlar

1. Orhan Pamuk, Kar, İletişim Yay., İstanbul 2002, s. 377-378

2. A.g.e., s. 107

3. A.g.e., s. 108

4. (Hakan Yaman, Cumhuriyet Edebiyatı’na Toplu Bakış, “’Yeni Hayat’ Yahut Yeni Masal” başlıklı bölüm. Bkz. Akademya Kitablığı Linki)

Şomeneh Esreh* veya Kar - Dr. Hakkı Açıkalın
 

 


 

ANASAYFA