|
SİYASÎ İSLÂM(!)’IN “ROMAN”TİK KOMEDYASI
Siyaset ve
Toplum
Orhan
Pamuk’un çokça reklamı yapılan son kitabı “Kar” romanını,
biz de bu reklam kampanyasının tesiri ile okuduk açıkçası...
Yani, bir Orhan Pamuk okuru değiliz. Pekçok kitap kurdu ile
hemfikiriz bu hususta: Pamuk’un romanlarının içine
girilmiyor... “Kar” için de geçerli bu: Karakterler soğuk
birer yabancı, duygu-düşünce örgüsü sathî, romancı bütün
gücünü vakıaya yöneltmiş; vakıada derinleşmiş sanki...
Biz
böyle diyoruz ama "yabancılar” böyle düşünmüyor: Kitabın
arka kapağında New York Times’ın Pamuk hakkındaki
değerlendirmesi var: “O ne bir ideolog, ne bir siyasetçi, ne
de bir gazeteci, Orhan Pamuk büyük bir romancı.” İdeolog,
siyasetçi veya gazeteci olmadığı bir vakıa; romancılığına da
diyeceğimiz yok, lakin “büyük romancı”?! Hani,
istatistiklere göre, “Ahmet Altan’ı en çok kadınlar okuyor”
diye bir neticeye varılmıştı ya, (bu da kadınlara bir
hakaret midir henüz çözemedik(!)), o hesap, “Pamuk’u da en
çok ‘yabancılar’ okuyor” herhalde ki, onun “büyüklüğünü”
tesciller mahiyette New York Times’ın bu değerlendirmesi
kitabı elimize alır almaz gözümüze sokuluyor; “Bak bu büyük
bir romancı ona göre!” der gibi... Yani Orhan Pamuk da,
tıpkı müslüman asıllı Amin Malouf gibi kendi ülkesinde
görmediği alâkayı Batılılardan görüyor...
Pamuk’un Kar’ında bizce en dikkate değer şey, ne üzerinde
çok konuşulan siyasî İslâm, ne askeri darbe, ne intihar eden
türbanlı kızlar; çünkü yazar tüm bunlara o kadar yabancı ki,
garip aşk üçgenlerinde, tuhaf tesettür tasvirlerinde, buram
buram bir bilgisizlik kokusu var... Bunları sonraya
bırakarak, asıl dikkatimizi çeken şeyi, romanın son 10
sayfasında “Kar tanesi” ve “insan hayatı”, “insanın kendini
arayışı” üzerine yapılan değerlendirmede söylenenleri mevzu
edeceğiz; biraz cımbızla çekip bulmuşuz gibi görünüyorsa,
hakkaten öyle olduğu içindir.
KAR
TANESİ...
Orhan
Pamuk’un "Kar" romanının reklamlarını görünce, Said Aykut’un
bir konferansında, İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun “Tilki
Günlüğü” romanı için yaptığı “Kar fırtınası” benzetmesini
hatırlamıştık, boşuna hatırlamamışız:
Şair
Ka, ateisttir, yahut öyle bir söylenti vardır; sürgün olarak
gittiği Almanya’da iken hiç şiir yazamamasına rağmen,
Türkiye’ye döndükten 4 gün sonra, bir ropörtaj, yahut güzel
bir kız için gittiği Kars’ta şiir yazmaya başlar ve kendi
ifadesiyle bu şiirler ona “yazdırılır”. Çünkü Kars’ta
aralıksız yağan kar ona “Allah’ı hatırlatmaktadır”. Bu
şiirleri yazdıktan sonra da, bunların Kar’la ve kendisiyle
alakasını tahlil etmeye çalışır:
"Ka
daha sonra okuduğu kitaplardan altı kollu bir yıldız
biçimindeki kar tanesinin gökte kristalleşmesiyle yeryüzüne
inip biçimini kaybederek yok olması arasında ortalama 8-10
dakika geçtiğini, her kar tanesinin, rüzgar, soğukluk,
bulutların yüksekliği gibi etkenlerin yanında anlaşılamayan
esrarengiz pek çok nedenle de biçimlendiğini öğrenince kar
taneleriyle insanlar arasında ilişki olduğunu sezmişti. “Ben
Ka” adlı şiirini bir kar tanesini düşünerek Kars
Kütüphanesi’nde yazmış, daha sonra Kar adlı şiir kitabının
merkezinde de aynı kar tanesinin yattığını düşünmüştü. (...)
Kars’ta kendisine gelen şiirlerin hepsini bu tanenin üzerine
yerleştirmişti. Böylece yeni şiir kitabının yapısı kadar,
kendisini Ka yapan herşeyi de bu kar tanesinin üzerinde
işaretlemiş oluyordu. Her insanın bütün hayatının içsel bir
haritası olan böyle bir kar tanesi olmalıydı. (...) Ka’ya
göre herkesin hayatının arkasında böyle bir harita ve kar
tanesi vardı ve uzaktan birbirlerine benzeyen insanların
aslında ne kadar değişik, tuhaf ve anlaşılmaz olduğu
herkesin kar yıldızının çözümlemesi yapılarak
kanıtlanabilirdi. (...) Notlarını dikkatli okuyunca
anlaşıldığı gibi, Kars’ta kendisine gelen şiirleri Ka
bütünüyle kendi yazmış gibi hissetmiyordu. Bu şiirlerin
kendi dışında bir yerden “geldiğini”, kendisinin onların
yazılması –bir örnekte olduğu gibi söylenmesi- için yalnızca
bir araç olduğuna inanıyordu. Ka notlarını kendisinin bu
“edilgenlik” durumunu değiştirmek, yazdığı şiirlerin
anlamını ve gizli simetrisini çözmek için tuttuğunu birkaç
yerde yazmıştı.”(1)
Yazdığı-yazdırılan şiirlerini, Ka, kimliğinin “deşifresi”
için anahtar olarak görür, bir yandan da “Allah’ın olmadığı
Yer” isimli kaydetmediği için unuttuğu şiiri bulmaya
çalışır; bulur mu? Orası meçhul; şiirlerin hepsi kayıptır,
Ka, Kars’tan döndükten sonra Almanya’da fail-i meçhul bir
cinayete kurban gitmiştir. Şiirlerinin izini süren romancı
arkadaşı, şiirleri bulamasa bile romanını yazmıştır kayıp
şiirlerin... Pamuk romanın sonunda bir kar tanesi resmi
çizmiş, bu kar yıldızının her ucuna bir şiirin ismini
yazarak, güya okuyucuya bırakmıştır bu sırrın çözülmesini...
Romana, bu şiirler ve “Kar Yıldızı” tahlili ile bir derinlik
verilmeye çalışılmıı olsa da, yine satıhta kalan başıboş bir
“kendini arayış” tasviri ki, vakıaları anlatmaktan “kendini
arayan adam”ı anlatmaya fırsat bulamamış Pamuk. Başta, Said
Aykut’un Tilki Günlüğü vesilesi ile “Kar fırtınası”
benzetmesini hatırlamamızın bir sebebi varmış dedik ya;
sanırız anlaşıldı:
"Edebî
eserlerinde, kaosla düzenin birbirine yaslandığı görülür.
Uzaktan bakan için Tilki Günlüğü gerçek bir kar
fırtınasıdır. Oysa usûlünü bilme cehdine girenlerin
ellerinden düşüremediği bir “kâinat kitabı” olur ki; işte o
ân okuyucu, o uğultulu fırtınadaki her kar tanesinin,
birbirinden farklı bir desen taşıdığını görür. Kimileri için
“rüya tabiri”, kimileri için “içte kopan” fırtınalar,
kimileri için “lugat kitabı”, kimileri içinse “sihir”... Bu
kitabı anlamak için –galiba en başta-, “yazandan önce
yazdırana bakmak” ilkesi geçerli!..”
Amerika’lı hayranları “büyük romancı”nın nerelerden fikir
tırtıkladığını bilmiyorlar nasıl olsa!
KAR
ROMANINDAKİ BİLGİ HATALARI
Ka’nın
Kars’ta tanıştığı İmam-hatipli öğrenci Necip, yazdığı
bilim-kurgu romanını, Ka’ya değerlendirmesi için okuyor:
"...Bu
lisede iki candan arkadaş vardı: 1600 yıl önce yazılmış, ama
aynı Doğu-Batı meselesiyle taptaze kitaplarını hayranlıkla
okudukları Necip Fazıl’dan ilhamla kendilerine Necip ve
Fazıl takma adlarını veren bu iki sırdaş, büyük Üstad’ın en
büyük eseri Büyük Doğu’yu defalarca okur,..." (2)
Tamam,
Üstad’ın “Büyük Doğu” diye bir eseri yoktur, “Büyük Doğu”
diye bir davası vardır ama, bir romancı hayâl gücünü
kullanarak “kurgu”lar yapar, roman da budur zaten, bu nüans
onun bunu bilmediğini göstermez diyebilirsiniz. Türkiye’nin
en büyük mütefekkirlerinden birisi ve onun eserleri mevzu
bahis olunca bu söylenenler havada kalır maalesef. Dünyada
hangi romancı Marx’ın en büyük eseri “Kapital” diyeceği
yerde, “Komünizm” der?
Necip
bilim-kurgu romanını anlatmaya devam ediyor:
"Bu
yolculukları Gazzali’nin “Futuhat-ı Mekkiyesi”nden ve İbn-i
Arabi’den ilhamla bütün ayrıntılarıyla yazacağım.” (3)
Gazali’nin "Futuhat-ı Mekkiye” isimli bir kitabı yoktur;
mezkur eser İbn-i Arabi’ye aittir desek, ayıp etmiş olur
muyuz?
"Türbancı Kızlar”a gelince... Pamuk’un kendisinin de itiraf
ettiği üzere, tanımadığı bir çevreyi tasvir etmekte ne kadar
zorlandığı en çok bu ifadede belli oluyor. İfadeyi geçip,
anlatmaya çalıştığı türbanlı kızlara gelince, yine şaşırıp
kalıyorsunuz: Bu adam uzayda mı yaşıyor? Teferruat lüzumsuz,
tanıdığı kadın tipine türban takmış, bir garip yaratık
meydana getirmiş.
İslâmcı militan Lacivert’e bakalım; ismini gözlerinin
renginden almış, yakışıklı bir genç adam. Ka’nın kafasındaki
sakallı-bıyıklı İslâmcı tipine uymadığı için çok şaşırıyor
Ka... Meşhur hikaye... Ancak, Pamuk’un kafası ondan daha
karışık; çünkü Lacivert’in bir yandan Ka’nın sevdiği kadın
İpek’le, bir yandan, onun kızkardeşi ve Necip ile Fazıl’ın
platonik aşkları olan türbanlı Kadife’yle, bir yandan da
Kadife’nin arkadaşıyla ilişkisi var. Brezilya dizilerine taş
çıkartırcasına bir ilişkiler yumağı... Bunca saçmalığa
karşı, romancının hayâl gücüne ve kurgusuna laf edilmez mi
diyorsunuz? Buyrun:
"Yanlış anlaşılmaya meydan vermemek üzere, romancının hayâlî
senaryolar kurabileceğini, hattâ kurması gerektiğini, ama
onun hayâlinin, sokaktaki insanın gerçeğinden daha canlı bir
"gerçek" olması gerektiğini belirtmek mecburiyetindeyiz.
Romancının üstünlüğünün önemli işaretlerinden birisi burada,
en olmazı bile "olur"casına canlandırabilmesindedir. Yalanı,
sayfaların arasından "ben buradayım" diye sırıtan bir
yazarın romancılığı su götürür.” (4)
Kar
çok kötü yazılmış bir roman... Pamuk bu kitabı 1999’da
yazmaya başlamış ve 2001’de bitirmiş sözümona... Alınacak
birinci ders: Sözümona üç yıllık bir emek verilmesi ve çok
satması bir romanı iyi yapmaya yetmiyormuş! Alınacak ikinci
ders: 11 Eylül Hadisesi’nden ilham alıp roman yazmak her
babayiğidin harcı değilmiş! Alınacak üçüncü ders: Kötü bir
romandan alınacak üçüncü bir ders yokmuş...
Dipnotlar
1.
Orhan Pamuk, Kar, İletişim Yay., İstanbul 2002, s. 377-378
2. A.g.e.,
s. 107
3. A.g.e.,
s. 108
4.
(Hakan Yaman, Cumhuriyet Edebiyatı’na Toplu Bakış, “’Yeni
Hayat’ Yahut Yeni Masal” başlıklı bölüm. Bkz. Akademya
Kitablığı Linki)
Şomeneh Esreh* veya Kar
- Dr. Hakkı Açıkalın
|
|