|
İslamcılık Projesinin Yüzyılı
Karakalem Yayını
XIX
YÜZYILDA İSLAM ülkeleri içerisinde sömürgeye uğramamış olan
Osmanlı Devleti'nin önce dağılma daha sonra parçalanma
sürecine girmesi, o dönem müslüman ve Osmanlı aydınlarının
soruna acil, pratik ve kısa vadeli bir anlayışla bakmalarına
sebep olmuştur. Öyle projeler üretilmeliydi ki, sonuçları
kısa zamanda ortaya çıksın; Osmanlı Devleti/Hilafeti
kurtulsun.
Sanayi
devriminin ekonomik alanda, tüccarlar sınıfına az zamanda
çok şeyler kazandırması ve askeri teknolojide batının
üstünlüğünün bariz bir şekilde ortaya çıkması, ulus-devlet
kavramını daha sahiplenici bir konuma sokuyordu o dönem
aydınlarını. Zira batıda ulus-devlet, sömürgelerin ekonomik
ve sosyal kazanımlarıyle sanayinin kazanımlarına sırtını
dayadığı için batıcıl anlamda parlak sonuçlar ortaya
çıkmıştı.
Doğucu,
islamcı ve osmanlıcı aydınlanmacılara göre eğer, Avrupa'nın
yeni geliştidiği bu kavramların içini islam kültürü ve
bilgisiyle doldurabilirsek, mesela islam devleti veya buna
mümasil kurumları oluşturabilirsek, islam aydınlanmasını
sağlayabiliriz. Sebep-sonuç zinciri içerisinde bir anlam
ifade eden batı birikimi veya batı demokrasisi, bir ideal
model haline gelmişti. İslamcılar da, batının tecrübesini
yaşamadan bu ideale ulaşılabileceğini hayal ediyorlardı.
Konumuzun
bakımından, doğu milletlerinin batı medeniyetine karşı
duruşunda ilk radikal çıkışı Cemaleddin Efgani ve onun
devamı mahiyetinde olan ekoller temsil etmektedir.
Dönemin
hakim ülkelerinin tamamını gezdiği ve gezdiği ülkelerde hep
üst düzey politikacı ve yöneticilerle temasını dikkate
aldığımızda, o'nun ittihad-ı İslam hedefi doğrultusunda,
bütün İslam ülkelerinin halklarını, mevcut yöneticilere ve
sömürgeci Batıya karşı mücadeleye çağırdığını görüyoruz.
Hindistandan başlayarak gezdiği, İran, Mısır, Rusya,
İngiltere, Fransa, Osmanlı Devleti ve kayıtlara geçmeyen
daha bir çok ülkede hep bu idealini gerçekleştirmek için
yoğun çabalar sarfetmiştir.
Efgani'yi
günümüz projeci anlayışlardan farklı kılan, o'nun medeniyet
anlayışıdır. O'na göre medeniyet, dev şehirlerin inşası,
büyük servetlerin yığılması ya da ölüm ve yıkım
makinalarının geliştirilmesi gibi maddi ilerleme esası
üzerine değil, ilim ahlak ve din üzerine kurulu olanıydı.
Kur'anda aklın kullanılmasını tavsiye eden ayetlerden yola
çıkılarak, bu medeniyetin inşasını sağlanabilir.
İbn-i
Sina'yı inceleyen biri olan Efgani, gerek onun felsefesinden
gerekse onun çağdaşlarından etkilenmiştir. Bu açıdan
bakıldığında, Said Nursinin sözü edilen filozofları
eleştirmesi ve onlara muhalefet etmesi, Efgani ve Abduhla
olan önemli bir görüş farklılığını işaretlemektedir. Zira,
İslami bir gelenekten gelmesine rağmen, eski yunan
felsefesinden beslenen bir iktidar anlayışıyla, İslam
ortaçağındaki devlet anlayışını şekillendiren, İbn-i Sina ve
Farabi gibi filozofların devlet anlayışlarını, Efgani ve
Abduh ekolü yeniden yorumlayarak, yeni bir İslam
felsefesi/devleti anlayışını, geliştirmeye çalışmışlardır.
Halife
Me'mun zamanında tercüme edilen Yunan Felsefesi, İslam
düşüncesini derin bir şekilde etkilemiş, 'tahkikten taklide'
( Muhakemat, Yeni Asya Yay. s. 1988-1989,İstanbul, 1995 A.g.e,
s.1993-1994 ) yol açılmıştır. Böylece, dinamik bir İslam
anlayışını ifade eden içtihad donmuş; yerini taklide bırakan
bir 'fetva/taklid' dönemi başlamıştır. Said Nursi bu yeni
dönemi hicri 'beşinci asır ile onikinci asır' olarak
belirleyip, İslamın mazisi diye nitelemiştir. Mazi, karanlık
geçmişi sembolize etmektedir. Bu dönemde parlak İslam
imparatorlukları kurulmuş bile olsa, İslami bakımdan
karanlık bir dönem olarak geçirilmiştir. Bu dönemin en
belirgin özelliği, hissiyat, cehalet, taassup, kuvvet ve
şehvetin hakim oluşuydu.
Yunan
felsefesinin aklı ön plana çıkaran özelliğinden dolayı,
akılcılık vahye karşı çıkmış, vahyi kabul etmediği yerlerde
taklide yönelmiştir. İbn-i Sina'nın İslamiyetin temel
önermelerinden olan haşir meselesinde, haşri akılla kabul
etmeyip taklidî bir biçimde kabul etmesi bunun en meşhur
örneklerindendir. Felsefenin bu akılcı tahakkümüne karşı,
medrese savunma bir psikolojisi ile, geri çekilmiş(Gazali
hariç) ve suçlu akıl imiş gibi, aklı medresenin dışına
itmiştir.
İslam
düşüncesinin mu'tezili ve benzeri mezheplerin saldırısına
açık düşüren bu felsefi anlayış, zamanla müslümanların
sosyal hayatlarından devlet hayatlarına kadar, devletin
saray kültürüne kadar bir çok alanda bid'aların çoğalmasına
sebep olmuştur.
Efgani ve
Abduh ekolu, işte bu mazi kıtasının felsefesini yeniden
yorumlamak ve müslümanların içine düştüğü karanlığı bu
şekilde aydınlatılabileceğini iddia etmişlerdir. Bunun
yapılabilmesi için içtihad kapısının açık olması, bu
felsefesinin tabiatı gereğiydi.
İçtihad
kapısının kapalı değil, ardına kadar açık olduğunu söyleyen
anlayış, işte bu yeni filozofik anlayıştır. Said Nursi de
prensip olarak içtihad kapısının açık olduğunu
söylemekteydi. Ancak Said Nursi'ye göre, bu zamanda içtihad
kapısından içeri girmeye engeller bulunmaktaydı. İçtihad
kapısının tamamen açan bu anlayış, İslamın içtihada müsait
olmayan muhkem kısımların da tartışılmasına sebep olmuştur.
Başka bir deyişle, Kur'anın etrafındaki surlar zaten
yıkılmış, doğrudan Kur'ana saldırılar başlamıştı.
İçtihad
kapısının açılması, dinde teceddüt anlayışını da beraberinde
getirmekteydi. Dini bir teceddüd fikri Efgani'de ifadesini
bulmaktadır. Efgani'ye göre bu uğurda en önemli engel,
müslümanların siyaseten dağınık oluşuydu. Öyle ise, tecdid
için önce bütün dünya müslümanlarının siyasi birliğinin
sağlanması gerekiyordu. İttihad-ı İslam ya da panislamizm,
bu anlayışın doğudaki ve batıdaki tanımlama biçimiydi.
Cemaleddin-i Efgani, bir ittihadd-ı İslam hastasıydı. Her
nereye giderse gitsin, her kiminle görüşürse görüşsün, bu
konuda onunla birlikte hareket edebileceği kanaatiyle,
kendini ona adayıp birlikte hareket edebileceği şartlar
oluşturmaya gayret etmek ister. Fikirlerini diri tutmak
için, devlet başkanlarıyla görüşmelerde bulunup eyleme
geçmek ister. Ancak devlet adamlarının statükocu yapısı o'nu
hep yeni birilerini aramaya sevketmiştir.
İstanbula
ikinci gelişinde, II. Abdülhamid'in de benzer bir politikası
olduğunu görünce, birlikte hareket etmek niyetiyle,
Abdülhamid'i yönlendirmeye çalışır. Abdülhamid'in sadece
Osmanlı Devleti altında yaşayan müslümanların birliğini ve
daha ziyade Osmanlı Devletinin kurtarılması fikrini önce o
da kabul eder. Böylece, dönemin en büyük gücünün etrafında
diğer İslam ülkelerinin birleşebileceğini düşünerek destek
verir. Ancak, Abdülhamidin yanlış istibdadı ve sadece ülkeyi
kurtarma fikri etrafında politika yapması, o'nu kendi
projesini uygulaması konusunda derin hayal kırıklıklarına
uğratır.
O'nu
hayal kırıklığına uğratmayan biri vardır. O da İslamcı
projenin önemli sacayaklarından Muhammed Abduh'tur. Birlikte
Fransa'da Urvet-ul Vuska dergisini çıkararak müslüman
devletlerin batı emperyalizmine karşı duruşlarını teşvik
ederler. Müslüman ülkelerin önce bağımıslıklarını
kazanmalarını, daha sonra da birlikte büyük bir güç
oluşturmalarını hararetle savunuyordu.
Nedeni
henüz anlaşılamayan bir tarzda, Abduh, Beyrutta, İslam,
Yahudilik ve Hristiyanlığı uzlaştırma amaçlı bir dernek
kurdu. Ancak, halifelik siyasetine uygun düşmediği için,
Abdülhamit, bu hareketi sona erdirmek için İngiliz hükümeti
nezdinde girişimlerde bulunarak Abduh'un Suriyeyi
terketmesini sağladı.
Tekrar
geldiği Mısır'da, Ezher Üniversitesi yönetim kuruluna üye
seçildikten sonra, kafasındaki projeyi uygulamaya koyuldu.
Ve bu üniversitede daha önce okutulmayan, tarih, coğrafya,
tabiat tarihi, matematik ve felsefe gibi derslerin müfredat
proğramlarına alınmalarını ve okutulmalarını sağlamıştı.
1899'da Mısır başmüftüsü olmuştu.
Verdiği
üç fetva onun ıslahatçı özelliğini ele verrmektedir.
Birincisi, müslümanlara faiz ve kârdan hisse alma ruhsatını;
İkincisi, gayri müslim ülkelerde yaşayan müslümanlara
müslüman olmayan kişiler tarafından kesilmiş hayvanların
etlerini yeme ruhsatını; üçüncüsü, müslümanların
gerektiğinde geleneksel kıyafetlerinden başka giysilerle
örtünme ruhsatını vermesinden dolayı, çok şiddetli
tartışmalara sebebiyet vermiştir.
Abduh,
hayatının son yıllarını Mısır başmüftüsü olarak geçirmiş;
böylece, düşüncelerinin çoğunu hayata geçirme fırsatını
bulduğu bir devlet görvi de ifa etmiştir.
Efgani
gibi Abduh ta klasik islam filozoflarını ve ilk çağ
filozoflarını okumuş ve onlardan etkilenmiştir. Onun
mantığı, Aristo, İbn Rüşd, İbn Sina ve Fransız yazarların
etkisindedir.
Abduh'a
göre akıl, nassın yardımı olmaksızın iyiyi kötüden
ayırabilir; Allahın varlığı, sıfatları, ruhun ölümsüz olduğu
ve başka bir hayatta mükafat veya ceza göreceğini tasdik
edebilir. Ancak insan, kendisini sırf aklın yönlendirmesine
izin vermez. İnsanın davranışları yargılarını en az akıl
kadar etkilemekte olup yanlışlara ve kötülüklere kaynaklık
etmekte olan başka meleke ve faktörler de vardır. Çok az
istisnanın dışında akıl insanı mutluluğa ulaştırmada tek
başına yeterli değildir; Bir peygambere ihtiyaç vardır.
Abduh o
kadar akla önem vermiştir ki, bazıları onun bu tavırlarını
mu'tezili akılcılığın yeniden canlandırılması olarak tavsif
etmektedir. Böylelikle, son bir kaç yüzyıldan beri İslam
aleminde mevcut bulunan fikri durgunluk, taklitçilik ve
monotonluğu bu tarz akılcılıkla kurtarabilmeyi ummuştur.
Abduh'a
göre, insanların tekamülü üç safhadır. Birincisi, insanların
inançlarının animistik olduğu, fiziki kaygıları nadiren
aştığı duygu çağıdır. İkinci safha, ilk safhanın tecrübesine
sahip olan insanın tabiat kanunları ve toplum yapısını
kavrayacak seviyeye geldiği nübüvvet çağıdır. Üçüncü safha
ise bizim de içinde bulunduğumuz hata çağıdır. Peygammberden
uzak kaldıkça kalplerimiz katılaşıyor ve tutukularımız ağır
basmaya başlıyor; toplum akl-ı selimden ve ahlak
kaidelerinden uzaklaşıyor; ilahiyatçılar ilahi öğretiyi
çarpıtıyor ve kutsal metinleri insanların üzerindeki dinin
etkisini yok edecek bir biçime sokuyorlar.
Çözüm,
evrensel vicdanın uyandırılmasıdır. Bunun için akıl ve
fazilet şarttır. İnsanın aklı, fıtratında yerleştirilmiş
bulunan iyi ahlakı bulmakla yükümlüdür. Eğer insanoğlu
kendisinde doğuştan var olan iyiyi ortaya çıkarır ve
fıtrratının rehberliğinde tabi olursa, insanlara barış,
sevgi ve uyumlulluk eğilimleri aşılayacakolan fıtri kimliğin
zhinlerde kuvvetlendirilmesi suretiyle erdemli br topluluk
meydana getirebilir. Görüldüğü gibi, Abduh, ilk çağ
stoacıları, Sokrates ve yakınçağ filozofları gibi, toplumcu
ve projeci bir gayeyi hedef ittihaz etmiştir.
Abduh,
Kur'anı parçalar halinde değil, bir bütün olarak ele almak
gerektiğini kabul etse de bazan kartezyen ispat metodunu
kullanabilmektedir. Sadece muhkem ayetlere itibar etmemizi,
müteşabih ayetleri, görüş ayrılıkları ve hizipleşmelere
neden olabilecek şeylerden kaçınılması gerektiğini
vurgulamaktadır.
Bazılarının İslamın zayıf karnı dediği 'kadın' meselesine
Abduh, modernist bir yorum getirmektedir. Kur'anın birden
fazla evliliğe cevaz vermesini, şu an mevcut olmayan bazı
tarihi zorunluluklardan kaynaklandığını; çok kadınla
evlilikte gözetilen kuralları yerine getirmenın zorluğu,
Abduh'a göre, çok kadınla evliliğin yasaklandığı şeklinde
anlaşılmaktadır. Bu yüzden, gerekirse İslamın şer'i
hükümlerine uygun değişiklikler yapmak suretiyle, kadınların
toplumda daha etkin rol üstlenmelerini sağlamak gerekir.
Bu
noktadan da Abduh'tan ayrılan Said Nursi, 'Kadınlar,
yuvalarından çıkıp beşeri yoldan çıkarmış, yuvalarına
dönmeli' derken, şeriatın rahmeten onları tekrar yuvalarına
davet ettiğini vurgulamaktadır. Zira, bir meclise güzel bir
kadın girdiğinde, riya ile rekabet damarlarının depreşmesi,
haset ve hodgamlığın ortaya çıkması, kadının bulunmaması
gereken yerler hakkında fıtri bir ipucudur.
Görüldüğü
gibi Abduh, modernleşme olgusundaki erkekle eşitlenmiş olan
kadın anlayışından etkilenmiş ve kendince kadınlara daha
fazla hak vermek gerektiği savunmasını yapmıştır. Toplumda
kadının statüsü hep geri planda kalmakla beraber, çözüm
olarak, toplumda kadına daha fazla rol verilmesi şeklinde
olamaz. Son tahlilde, kadınların cahil bırakılması,
erkeklerin ilim tahsili uğruna değildir. Cehalet, ortaçağ
toplumunu bir bütün olarak etkilediğinden, kadınlar da
toplumun bir parçası olarak cahil kalmışlardır.
Topyekün
cehaletle savaşılması gerekirken, sırf kadınların
cehaletleriyle uğraşıp, kadını daha fazla nazara vermek
feminizmin 'islami' kılıfta sunulmasını sonuçlamıştır.
Gerçek bir uyanış için, toplumda kadınların sosyal durumunun
ıslahını şart gören erkekler ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu
tarz fikirler, Mısır'da feminist hareketin gelişmesini
sağlamıştır. Öyle ki, Mısırlı kadınlar, yürüyüşlerde
erkeklerin önünde yürüyerek 'eşitlik' duygularını tatmin
etmişlerdir. Bu durum, kırsal kesimden kente yeni göç eden
bir ailede, 'çağdaş tip' olma uğruna, kadın ve kızlarını
önden yürütüp kendileri arkadan gelen aile büyüklerini
çağrıştırmaktadır.
Bir
düşünürün fikirlerinin ne olduğunu anlamak için, ürünlerine
bakmak gerekir. Muhammed Abduh'a da öyle bakmak mümkündür.
Abduh'un ürünleri O'nun her biri yeni bir ekol kurmuş olan
öğrencileridir.
İlk
islamcıların projelerinden, doğrudan ya da dolaylı olarak,
arap ve türk milliyetçiliği, devletçilik ve diğer modern
akımlar türemiştir. Özellikle Mustafa Abdurrazık, Reşit Rıza
ve Kasım Emin gibi ıslahatçılar, Urvet-ül Vuska ve onun
fikri atmosferinden beslenmişlerdir.
Yukarıda
değindiğimiz gibi müslüman feministlerin doğuşuna ve
gelişmesine, Abduh'un İslamda kadın hakları konusundaki
fikirlerinden etkilenen Kasım Emin sebep olmuştur.
Abduh'un,
ümmetçi fikirlerini daha da ileri götürerek panislamizmin
ateşli bir savunucusu olan Reşit Rıza, müslümanların ne
itikadi ne de ibadetle ilgili konularda belli bir imamı
taklit etmek zorunda olmadıklarını savunarak, uzantısı bu
günlere kadar gelen bir akımı başlatmıştır.
Abduh'un
başlattığı islahat çalışmalarını en istikrarlı bir şekilde
devam ettiren öğrencisi Mustafa Abdurrazık'tır. Abdurrazık,
Abduh'un ıslahatçı fikirlerinin takipçisi ve uygulayıcısı
oldu. Cömertliği, hoşgörüyü, insan sevgisini, diğergamlığı
ve erdem'i projesinin merkezine alarak, kendi felsefesini
geliştirdi. O'na göre, bu felsefe ilk olarak doğulu
peygamberler tarafından uygulandı. Daha sonra Sokrates'ten
Eflatun'a Aristo'ya, oradan Stoacılara Plotinus'a, oradan
Farabi'ye ve Deskartes'a ve oradan da Kant ve Gandhi'ye
doğru uzanan halkaların oluştuduğu zincirdeki filozoflar
tarafından yayılmıştır. Bütün filozoflar da dahil olmak
üzere hepimiz aynı bütünün parçalarıyız diyen Abdurrazık'a
göre, parçanın görevi bütünün yararına çalışmaktır. Bizim
parçaları olduğumuz bütün, tüm insanlıktır.
İslamcı
projeci anlayışın şekillendiği böyle bir ortamda Türk
milliyetçiliği doğmuştur. Türk milliyetçiliği bu yeni
düşünce biçiminden etkilenmiştir. Bu etkilenmenin köşe
taşlarından biri 'vatan' ideolojisidir. Orjinal İslami
literatürde, ümmet'in sınırları belirlenmiş bir 'vatan'
kavramı bulunmamasına rağmen, Projeci anlayışta sınırları
belirlenmiş bir coğrafya, 'vatan' olarak kabul edilmiştir.
Bu
'vatan'ın sınırları, gerek Osmanlıcı gerekse islamcı proje
tarafından kalın çizgilerle çizilmiştir. Modern Avrupanın
yeni şekillenen ulus-devlet modelinden neş'et eden bu
'vatan' anlayışı, müslümanların arasını açarak, ayrı ayrı
ulus-devletlere bölmüştür. Böylece, her bir müslüman
topluluk, kendi muhayyel 'vatan'ını diğer müslümanlardan
korumak uğruna yıllar süren savaşlara katlanmıştır.
Yeni
Osmanlılar bilinçli olarak bütün aydınlara bir 'vatan'
ideolojisi aşılamışlar ve Süleyman Paşa'nın yardımlarıyle
askeri mekteplerde bunu bir dereceye kadar başarmşlardır.
Vatan kavramına kutsallık atfeden günümüz müslümanın vatan
anlayışının tohumları işte böyle atılmıştır.
Avrupanın
teknolojik/askerî saldırganlığına karşı bir sığınak arayışı,
'önce vatan' şeklinde özetlenebilecek bir savunma
psikolojisine yol açmıştır. Bu durum, cihad anlayışının
değişmesine yol açmıştır. Geleneksel bir fütuhat anlayışının
ifade biçimi olarak 'cihad' yerine, savunmacı bir cihad
anlayışı sergilenmiştir.
Bu tarz
cihadın gereği olarak 'önce vatan' savunması, geleneksel
silah ve fikirlerle mümkün görünmediğinden, ulus-devlet
kavramı, özellikle de devlet kavramı üzerinde fikri bir
yoğunlaşma sözkonusudur. JönTürklerin Avrupa yayınlarındaki
ana temalarından biri de 'vatanın elden gitmesi' idi. Bu
temayı anayasa tahlillerinden daha fazla işlemişlerdir.
Avrupanın
tasallutuna karşı 'terakki' hemen bütün fikirlerin
zembereğini oluşturur. Yeniden yükseliş için terakki
şarttır. Geleneksel anlayışlardan sarf-ı nazar edip, ilk
kaynaklara dönüşün yolları aranmalıdır. Özellikle ilimle
barışık bir İslam yeniden ortaya çıkarılmalıdır. Bunun ilk
yolu, aklı ön plana çıkaran ilk dönem islam hükeması gibi
yeniden bir üretimin yapılması kanısıydı.
1850'li
yıllarda İran'da dini bir reform hareketine girişen Babi'ler
1864 yılında Sultan Abdülaziz'in uygun görmesiyle İstanbul'a
sığınmışlar. Babilerin Jön Türkleri etkilediği, özellikle
Efgani'nin çabalarıyle bir örgüt gibi çalışmalarından
anlaşılmaktadır. Gerçekten de Efgani 1892'de Şişli'deki
konağında haftalık sophbetler tertip etmiş, müdavimleri
arasında babiler olduğu gibi, genç osmanlılar da vardı.
Bu
sohbetlerde Türkçü olarak bilinen M. Emin de vardır. Hatta
Ş. Mardin'e göre, Efgani Türkçülüğün ortaya çıkmasında
etkili olmuştur; islam memleketlerinin kendi enerjilerini
toparlamalarıyle ancak ilerleyebileceği vurgusunu sürekli
bir biçimde işlemiştir bu sohbetlerinde.
Abdülhamidin panislamist politikasından bahsedenler,
muhtemelen 1890 yılından sonraki dönemden sözetmektedirler.
Zira bu tarihe kadar Abdülhamidin politikası tanzimatı ve
osmanlıcılığı devam ettirmekti. Bu tarihten önce 'bila
tefrik-i ırk ve din' bir politika takibedilmekteydi.
Bu
politika, sadece Osmanlı sınırlarıyla sınırlı idi. Bu, tipik
osmanlıcı bir anlayıştı. Onun döneminde panislamizmin yoğun
bir şekilde görülmesinin birinci sebebi, onun 1890
tarihinden sonraki Abdülhamidin panislamist politikasının
genelleme yapılarak bütün Abdülhamid dönemine teşmil
edilmesi. İkinci sebebi o dönem basınının yoğun bir şekilde
panislamist yazılar yazmış olması ve Abdülhamidi
etkilemesidir.
Bir Proje
Olarak İslamcılık
İslamcılığı benzeri bir kavram olan İslami uyanıştan
ayırdederek incelemek önemlidir. Zira her ikisinin de çıkışı
aynı döneme rastlamaktadır. Mutlaka bir öncelik vermek
gerekirse, İslami uyanışın İslamcılığı kışkırttığını
söyleyebiliriz. Yaklaşık 1800'lü yılların başlarında
müslümanlar asında yaşanan İslami uyanış, yüzyıllardır
yaşayan cehalete, uyuşukluğa karşı batının tasallutuyla
oluşan bir yeniden İslamı keşfetme arayışıdır.
Bu arayış
sürerken, İslamın batıyla mukayeseli bir biçimde yeniden
okunması, batı felsefesinin ve bu arada hristiyanlığın, batı
teknolojiisini doğurduğu, buna karşılık İslamın da kendi
dinamiklerine uygun bir medeniyet projesi olması gerektiği
şeklinde özetlenebilecek bir ideolojik hareket başlamıştır.
İşte bu ideolojik hareket İslamcılıktır. Ve bu hareket
batıya karşı olmasına rağmen, batıdan etkilenerek zaman
zaman batı normlarını kullanagelmiştir.
Felsefi
alt yapısıyla, mu'tezili duruşuyla, siyasi niteliğiyle,
toplumcu düşünce tarzıyla İslamcılık kavramı, 'İslamiyet'ten
ayırdedilebilmektedir. İslami düşünce tarihi, nassın,
felsefe ile mücadelesi üzerine kuruludur. Halbuki, bu yeni
üretim(islamcılık), felsefe ile barışık ve hatta yer yer
onun metodlarını kullanmaktadır.
'İslamcılık cereyanı' sırf bu güne ait bir cereyan olmamakla
beraber, kullanılışı yenidir. Bu cereyanın başlangıcı gibi
gösterilen Osmanlı Devletinin son dönem Osmanlı/İslam
aydınları, kendilerini muhtemelen İslamcı diye
nitelememişlerdir ve bu kullanım muhtemelen daha sonraki
yazarların bir kullanım biçimidir. Osmanlı son döneminin
kullanım biçimi, 'İslamlaşma'dır. Bu gün 'İslamlaşma'yı,
İslamcılık biçiminde okuyabiliriz.
İslamcılığı kullananlar arasında da, farklı anlamlarda
kullanıma rastlanmaktadır. Sözgelimi, T.Z. Tunaya
İslamiyetten bahsederken 'İslamlık' ; İslamın asli
prensiplerine dönüşü arzulayan son dönem İslam/Osmanlı
aydınını İslamcı diye tarif etmektedir . Said Halim Paşa'nın
İslamlaşma'ya getirdiği tarif ile, Tunaya'nın İslamcılığı
arasında pek fark bulunmamaktadır.
Yine
Tunaya'ya göre, müslümanların tek tek hayatlarını düzenlemek
isteyen dar yorumlanmış İslamcılık; toplulukların,
milletlerin, devletlerin kurutuluşunu arzu eden ve onlara
yol gösteren İslamcılık her ikisi de rasyonalisttir.
Burada
asıl önemli olan, o dönem İslamcılarının fikirlerinde bir
homojenite olmayışıdır. Yani İslamcılar şöyle düşünüyor
dendiğinde, sadece bunu söyleyenle bağlı sayabiliriz.
Bunları da kendi aralarında, hiç modernist olmayan, devletçi
olan, devletçi olmayan, batıcı olan, batıcı olmayan gibi
ayırımlar yapılabilmektedir.
Yukarıdaki ayırımların önemi, aktüel İslami bakışaçılarının
rengini bize vermektedir. Bu gün bir batıcı/kemalistin
'İslamcı' deyişinden namaz kılan bütün müslümanları
kastettiği; devletçi bir anlayışın 'İslamcı' tabirinden
devleti dini esaslara dayandırma amacıyla devleti yıkacak
bir örgütsel yapıyı kastettiği; sıradan bir müslümanın
'İslamcı' tabirinden anladığı, İdeolojik bir İslami
düşüncesi olan elitistir. Bu çalışma, ideolojik hiç bir
kaygı gütmeden hazırlandığı için sonuncu kategoriye örnek
teşkil edebilir.
Burada
islamcılığı bir proje olarak, bir toplumsal mühendislik
projesi olarak değerlendirmek mümkündür. O dönem basınında,
toplum mühendisliğin çok revaçta olduğunu görmekteyiz. Bu
projelerin bir çoğu 'toplum'u kurtarmak için üretilmiştir.
Ferdin arka planda olduğu bütün bu projelerde, toplum, ulus
ve devlet eksenli yaklaşımlar sergilenmektedir. Ferdİ ön
planda tutanların en önemlisi Prens Sabahattinin projesidir.
Ancak o da islamcı bir proje değil, toplumcu bir projedir.
Prens
Sabahattinin sekreteri Joseph Denais'in bildirdiğine göre
Sabahattin bey, Heackel, Büchneer, Fouilé, Le Play, Ednıb
Demolins gibi Avrpalı düşünürlerin etkisi altındadır.
Prens
Sabahattinin Jön Türklerden farklı düşünmektedir. En keskin
farklılıklardan biri Sabahattinin memuriyet kavramına karşı
oluşu ve memuriyeti zararlı bir uğraş saymasıydı. (Bu
noktada Said Nursi'nin 'Memuriyet hizmet için olmazsa bir
nevi çingeneliktir' görüşüyle paralellik arzetmektedir.) O
memurlar hakkında "...hükümet kapısından çıkar çıkmaz
soktakta kalacaklarına hepsi iman getirmiş. O halde servet,
ikbal, herşeye hükümdardan geleceği için bütün gözler onun
gözüne girmeye onun gözü ise tahakkümü artırmaya dikiliyor''
Devletin
ve toplumun kurtarılması ideali ise bu makam sevgisinin
zahiri perdesini oluşturmaktaydı. Günümüze kadar uzayan bu
'hizmet aşkı' hep 'vatanın' kurtarılmasına hizmet etmiştir.
Prens
Sabahattini Jön Türklerden ayıran ancak Said Nursi ile
birleştiren başka önemli nokta da adem-i merkeziyet
fikridir. İmparatorlukların yıkılıp kurulmaya başladığı
XVIII ve XIX yüzyılda ulus-devletletin en önemli unsuru katı
merkeziyetçi özelliğiydi. Katı merkeziyetçi anlayışı
beraberinde kuvvetli bir bürokratik rejimi getirmiştir.
Bunun tabii neticesi devlet istibdadıdır.
Bu günkü
dille ifade edersek, üniter devlet yapısı taşralılık
özelliği bastırarak, her yeri ve herkesi aynı tarzda
düşünmeye, aynı tarzda yönetilmeye, aynı merkez etrafında
pervane olmaya zorlamıştır. İşte merkeziyetçiliğin bu
tahakkümcü sonuçlarını Jön Türkler farkedemeyerek, bütün
düşüncelerini üniter devlet yapısı ekseninde/etrafında
şekillendirmiştir.
Prens
Sabahattine göre merkezi bir meşrutiyette memurlanın çoğunu
merkez tayin ettiği için, vilayetleri genellikle etkisiz
kimseler yönetmektedirler. Bu yönetim ister bir
kişinin(hükümdarın), ister 500 kişinin (parlametonun)
yönetimi olsun. Her ikisinin sonucu da aynı kapıya çıkıyor.
Sabahattin'in, fikirlerinin sosyolojik/teorik plandan siyasi
plana geçirmedeki başarısızlığı, merkeziyetçi/üniter devlet
fikrinin o zaman da - tıpkı bu gün gibi - tartışılamayan bir
tabu oluşundan kaynaklanmaktadır.
Jön
Türklerin de merkeziyetçi-güya hürriyetçi- meşruti
anlayışları önce İttihat ve Terakki despotizmini daha sonra
da üniter yapılı Türkiye Cumhuriyetini doğurmuşrur. Böylece
batının modern devlet anlayışının taklit edilerek Osmanlıya
uyarlanması modernizmin ilk acı tecrübelerini ortaya
çıkarıyordu.
Jön
Türkler, önce halk hareketi olmaya yeltenmiş; halktan bir
ses çıkmayınca, seçkinci bürokratik elite hitap etmişlerdir.
(Medresenin bu seçkincilerden uzak durması dikkat
çekicidir.) Özellikle de askeri kanada ağırlık vermişlerdir.
Böylece Osmanlı askeri erkanında 'vatanperverlik' duygusu
geliştirerek, askeri elitin yetişmesine zemin
hazırlamışlardır.
Bu durum,
Jön Türkleri halkçı değil, devletçi olmaya itmiştir.
Muhafazakar devletçilik. Bir padişah ve yönetim kötü ise onu
ve memurlarını değiştirmek gerekir. Muhafazakar devletçilik
anlayışının günümüz militarist güçlerince güçlü bir şekilde
işlenmesi ve uygulanması, böyle güçlü bir geçmişe
dayandığından dolayıdır.
Geçmişe
ve tarihe yaslanıp fikir üretmek Türklerin şanlı devirleri
edebiyatı yaparak, vukuatı romantikşetirmek onların şe'ni
olmuştur. Durkheim'ci olmak da onların özelliklerindendir.
İslamcılığın avrupa medeniyetine bakışı, bir toplumsal proje
anlayışı aracı olarak kuvvete bakışı, elit olmayan kesimleri
etkilemeye dayalı gazete anlayışı, meşrutiyet eksenli olarak
devlete bakışını yansıtan anayasa tartışmaları ayrı ayrı
incelenmesi gereken konulardır. Sözü edilen konular, bu
çalışmada bütün ayrıntılarıyla incelenmiş değildir.
Örnekleme yoluyla, seçilen İslamcı aydınların görüşleri
incelenmiştir.
İslamcıların Avrupa Medeniyetine Bakışı
Sanayi
devriminin XIX. Yüzyılda kazandığı ivme, Osmanlı aydınları
tarafından derin bir hayranlık ve şaşkınlıkla izleniyordu.
Edebiyat ve düşünce dünyasında bu şaşkınlığın izlerini
görmek mümkündür.
XIX.
yüzyılda genel olarak İslam dünyası, özel olarak Osmanlı
Devleti çöküş içindedir;
Hem İslam
dünyasında hem de Osmanlı Devletinde genel bir fiili ve
fikri bir durgunluk hakimdir.
Ulema,
umeranın yaptıklarını meşrulaştırma çabası içerisindedir.
Umera, Avrupanın ezici üstünlüğünü görüp, ya benzerini
taklid; ya da tamamen içine kapalı bir duruma gelmiştir.
İçine kapanmanın sonucu olarak tepkiler, yüzeysel,
tepkiselci bir davranış özelliğine bürünmekteydi.
İslamcılık, Osmanlı Devleti içinde bir ideoloji olarak
1860'lı yıllara kadar götürülebilir. Yeni Osmanlıların
çıkışını bu ideoloji ile eşzamanlı düşünebiliriz. Bunu
söylememizin nedeni Yeni Osmanlıların ortaya çıkaran
faktörlerin, İslamcılığın çıkışında ve gelişmesinde de
önemli derecede rol aldığıdır.
Yeni
Osmanlılar ve Jön Türkler, bütün çabalarına rağmen halka
inememiş olmanın sıkıntısını çekmişlerdir. Islahat
hareketlerinin batı kökenli olması; halkın bu hareketlere
soğuk bakmasını netice vermiştir. Halkın ve ilim
çevrelerinin, meşayihin/ulemanın bu soğuk duruşu karşısında,
Osmanlıcı aydınların bir kısmı da dini motifleri
söylemlerinin ana ekseni haline getirdiğini görüyoruz.
Osmanlıcılık akımında da, islamî söylemin bazı unsurlarının
eklemlendiğini söyleyebiliriz.
Her şeyi
önüne katıp sürükleyen taşkın Avrupa seli, aydınların
düşünce yapısının oluşumunda, siyasi yönelimlerinde
belirleyici faktör olmuştur. Bu Avrupa selini şairler ve
yazarlar 'seyl-i huruşan' diye özetlemişlerdir. Akif'e göre
bu selde boğulmamanın çaresi 'bu cûşun, bu hurûşun ahehgine
uymak'tır:
"Milletlerin hayatında durmak yoktur. Bir millet ne kadar
ileri giderse gitsin, ne kadar yükseklere çıkarsa çıksın,
olduğu yerde durdu mu mahvolur. Çünkü bütün insanlık
alabildiğine pek uzaklardaki bir noktaya, bir gayeye doğru
koşup gidiyor. İnsanlık coşkun bir sel gib terakki ummanına
atılmak için alabildiğine akıyor. Bu selin önüne durulamaz.
İşte biz de ya boğulacağız, ya o sel ile beraber gideceğiz.
Görüyorsunuz ki bütün insan milletleri ileriye gidiyor.
Yalnız biz duruyoruz."
Medeniyete tealisi umumen şarkın
Yalnız
bir yolu takibederek kabildir;
Başka
yollarda selamet gözeten gafildir.
Bakarak
hangi zeminden yürümüş Avrupalı,
Aynı
izden sağa, yahut sola hiç sapmamalı.
Garbın
efkarını mal etmeli Şark'ın beyni;
Duygular
çıkmalı hep aynı kalıptan; yani:
İçtimai
edebi, hasılı her meselede,
Garbı
taklid edemezsek, ne desek beyhûde.
Bir de
din kaydını kaldırmalı, zira, o bela,
Bütün
esbab-ı terakkimize engel hala
Sadık
Rıfat Paşa, 'mizac-ı asr ve efkâr-ı zamane cûş-u hurûşa
gelmiş bir nehre şebihtir.' der.
Ziya
Paşa'ya göre, 'Avrupa'nın efkar-ı umumiyesi seyl-ül arz gibi
bu cihete akmakta'
Abdullah
Cevdet, 'Şark ahalisinin sel-i terakkiyi takip etmekten
başka yapacakları bir iş yoktur.' demektedir.
Said
Nursi, "Dünya, büyük bir mânevî buhran geçiriyor. Mânevî
temelleri sarsılan garp cemiyeti içinde doğan bir hastalık,
bir veba, bir tâun felâketi, gittikçe yeryüzüne dağılıyor.
Bu müthiş sârî illete karşı İslâm cemiyeti ne gibi çarelerle
karşı koyacak? Garbın çürümüş, kokmuş, tefessüh etmiş, bâtıl
formülleriyle mi? Yoksa İslâm cemiyetinin ter ü taze iman
esaslarıyla mı? Büyük kafaları gaflet içinde görüyorum. İman
kalesini, küfrün çürük direkleri tutamaz. Onun için, ben
yalnız iman üzerine mesaimi teksif etmiş bulunuyorum."
demektedir.
Said
Nursi'nin Avrupa'nın bu hucumuna, 'seyl-i hurûş'una karşı
tedbir olarak Avrupaî yöntemlerle mücadeleyi tavsiye
etmediği bu ifadelerinden anlaşılmasına rağmen, İsmail Kara,
Said Nursi'yi de Modernistlerin kategorisine dahil etmiştir.
Bu yanılgı, Said Nursi'nin ilk dönem fikri yapısını iyi
okumamaktan kaynaklanmaktadır.
Avrupa
medeniyetinin/terakkisinin hayata getirdiği
yenilikler/kolaylıklar vs.lerin İslam dünyasında meydana
getirdiği psikolojik mağlubiyet duygusu, İslamın mani-i
terakki olduğu şeklindeki oryantalistik kanaat, şiddetli bir
şekilde müslüman aydınları rahatsız etmektedir. Buna karşı
üretilen fikirlerde, hep islamın terakkiye muhalif olmadığı
fikri işlenmektedir. Getirilen bütün yorumlarda, bu baskının
izleri görülür.
"Şeriatımız ve ulemamız mani-i medeyiyet değildir."
"Şeriatımız halka ziraat, ticaret, sınaat ve emsali suverle
kesb-bi menafi-i ümmet ve hasıla umran-ı memleket
eylemelerini talim ve irşad eylemişken ve her vechile
terakkiyat ve medeniyetimizi mütekeffil ve müteahhid
bulunmuşken, neden ve ne cihetten medeniyete mani oluyormuş"
(Beyan-ül Hak'ta yer alan Mehmed Sadık'ın ifadesi)
Makyavelist Bir Araç Olarak 'Kuvvet'
Her
zamanın bir moda söylemi vardır. O dönemde de "Gücünüz
yettiği kadar düşmanlarınız için kuvvet hazırlayın"(Enfal
8/60) ayeti o dönem aydınının sloganı haline gelmişti. Bu
meyanda islamcıların kuvvet kelimesini sık sık yazılarında
tekrarlaması, projeci anlayışa makyavelist bakış açısı
kazandırmıştır.
"Milel-i
mezkurenin haiz oldukları mükemmeliyet-i fenniye ve tahsil
eyledikleri mezayat-ı maddiyelerinin üss'ül esası yine o
avarif-i Muhammediye'den melhuz ve şeriat-ı İslamiye'yi
teşkil eden maarif-i mükemmele-i makuleden muktebes
blunduğudur." "Şeref-i imandan başka ne kadar malumat-ı
hamide ve muameleat-ı pesendideleri var ise cümlesi
tercümeler vasıtasıyla asar-ı nefisemizden, kütüb-i
mukaddesemizden iktibas olunmuştur."( Esad efendi'nin
ifadesi)
"Hukuk,
kuvvetle kaimdir: kuvvetsiz hukuk manasız bir sözdür", "bu
gün cihan kuvvetten, servetten başka bir şeye boyun eğmez",
"kuvvet cidden haktır, hak kuvvetten başka bir şey
değildir",
"hudud-u
ilahiyenin ikamesi, ahkam-ı diniyenin icrası teşkilat-ı
ictimaiyeye, bunun da beka ve devamı hükm-u kuuvete
vabestedir, hak ve hakkaniyet bu gün yumruğa müstenittir,
yumruk olmazsa hak tanılmaz", "idad-ı kuvvet olunmadıkça ne
din elimizde kalır, ne ahiret kazanılır", ihkak-ı hak ancak
kuvvet sayesinde olur" gibi ifadeler, Avrupa medeniyetinin
dayandığı esasların islamcı projede nasıl yansıma bulduğunu
göstermektedir.
"Dest-i
galibiyetini başka milletere doğru uzatarak kendi bünyesini
besleyecek, kendi bina-yı mevcudiyetini teyid edecek mevaddı
onlardan almayan millet mutlaka günün birinde başka
milletler tarafından kemiriliecek, yutulacak, dünya yüzünden
kaldırılacaktır. Ümmetler arasındaki tagallub, hayat-ı
şahsiyedeki tagaddi bidir. Bir ümmet için evvela kendi
mevcudiyetini muhafaza etmek, sonra da neşvunemasına lazım
olan mevaddı almak için yanındakilere el uzatmak ancak o
milletin heyet-i umumiyesi muhtaç oldukları şeyi istihsal
etmek hususunda müttefik oldukları suretle kabil olabilir."
(Muhammed Abduh'un görüşleri)
Yine Musa
Kazım İslamın terakki ve temeddün için gerekli bütün
esasları 6 başlık altında topluyor: "1- Şura-yı ümmet, 2-
Hürriyet, 3- Adalet, 4- Müsavat, 5- Uhuvvet, 6- İdad-ı
kuvvet." "İdadÑı kuvvetin farziyeti onun mevkufun aleyhi
olan istihsal-i servetin farziyetini ve istihsal-i servetin
farziyeti de onun tevakkuf ettiği marifet, sanat, ticaret,
ziraat, felahat gibi şeylerin kaffesinin farziyetini
tazammun etmektedir (Kuvvet hazırlamanın farz oluşu, ona
bağlı olarak servet kazanmanın farz oluşunu, servetin farz
oluşu, ona bağlu olarak eğitim, sanat, ticaret, ziraat,
çiftçilik gibi şeylerin farz oluşunu gerektirmektedir.)"
Said
Nursi'nin birinci ve ikinci döneminde, medeniyetler
mukayesesini sık sık yapması, o dönem İslamcı aydınların
içine düştüğü 'kuvvet-hak' çelişkisine karşı ciddi bir
çıkıştır. Said Nursi'ye göre, batı medeniyetinde toplumun
nokta-i istindı(dayanağı), kuvvettir; hedefi, menfaattir;
hayat düsturu mücadeledir; toplumun kaynaşma noktası,
unsuriyet ve menfi milliyettir; toplumun gayesi, nefsani
heveslerin tatmini ile beşerî ihtiyaçların artırılmasıdır.
Halbuki, Kuvvetin gereği tecavüzdür. Menfaatın gereği,
boğuşmaktır. Mücadelenin gereği çarpışmaktır.
Milliyetçiliğin gereği, (başkasını yutmakla beslenmek
olduğundan) tecavüzdür. Bundan dolayı, çağdaş batı
medeniyetini esas alan insanın dünya-ahiret saadeti felç
olmuştur.
İslam
medeniyetinin nokta-i istinadı ise kuvvet değil haktır.
Hedefi, menfaat değil, fazilet ve Allah rızasıdır. Hayat
düsturu, mücadele yerine yardımlaşmadır. Cemaatlerin
rabıtalarında, din, sınıf ve vatan bağlarını kabul eder.
Maksadı, nefsani heveslere sed çekip, ruhun terakkiyatını
sağlamaktır. Hakkın gereği, ittifaktır. Faziletin gereği,
dayanışmadır. Yardımlaşma düsturunun gereği, birbirinin
imdadına yetişmektir. Dinin gereği, kardeşliktir. Nefsi
gemlemekle, ruhun terakkisinin gereği, iki dünya saadetidir.
Gerek
Osmanlının son dönemi gerekse günümüz müslümanları arasında,
ittifakın olmaması, dayanışmanın olmaması, yardımlaşmamanın
olmaması, din kardeşliğinin gereklerinin yerine
getirilmemesinin sebebi, aralarında hakkın yerine kuvvetin
hakim olması; fazilet yerine menfaatin ikame olması;
yardımlaşma yerine birbiriyle mücadele içerisinde olması;
nefsin gemlenmesinde dünyevi tavırlar içinde olması ile izah
edilebilir.
Mevcut
durumun çözümlenmesi, hem kolay hem de zordur. Kolay çünkü,
batı medeniyetinin araçlarını kim kullanırsa kullansın,
sonuç hüsrandır. Zor, çünkü, batı medeniyeti hüsran içinde
olmasına rağmen, kısa zamanda ulaştığı parlak sonuçlar,
doğulu milletlerin gözlerini kamaştırdığından, onları
etkilemiştir.
Bir
Birlikte Yaşama Formülü olarak 'Uhuvvet'
Osmanlı
Devletinin, tanzimatla birlikte müsavat esasını kabul
etmesi, modern devletin ilk verilerinden olan 'vatandaşlık'
kavramının gelişini hızlandırmıştır. Buna bir de
Osmanlıcılık fikrini eklersek, ulus-devletin Osmanlı'daki
yapılaşmasını gözlemleyebiliriz. Zira, Osmanlıcılık'ta da
müslim ve gayri müslim efradın, Osmanlı ünvanı altında
kardeşçe yaşaması fikri sürekli işleniyordu.
İslamcıların meşveret meselesine bakışı nassa dayanmakla
beraber, güncel politikten dolayı zihinler karışıktır.
Sorun, gayrimüslimlerle eşitlik meselesinden
kaynaklanmaktadır. Dış dayatmalardan dolayı ve tanzimatla
gelişen vatandaşlar arasında eşitlik meselesi çok çetin
tartışmalara sahne olmaktadır. Daha önceki devlet anlayışı
gayrimüslimleri zımmi saymakta, müslimlerle eşit
saymamaktaydı. Bu eşit saymayışın hukuki sonuçları,
muamelatla sınırlı iken zamanla bütün bir hukuk sistemini
kuşatarak müslim ve gayrimüslimler arasında adaletsiz
sonuçlar ortaya çıkabilmekteydi.
Avrupanın
dayatmalarıyla kabul edilen eşitlik meselesine gerekçe
bulmak ta İslamcılara düşmekteydi. Ya da İslamcıların
eşitliği yorumlayış biçimi bir züğürt tesellidir. Yoksa,
eşitliğin, zımmiliğin vs. etimolojisi incelenmiş de ondan
yola çıkılarak meydana getirilmiş sistematik bir eşitlik
anlayışı yoktur.
Sözgelimi
Kur'ani bir kavram olan 'uhuvvet'in, Osmanlı aydını
tarafından çeşitli şekillerde türevleri alınması,
'uhuvvet'te anlam kaymasına yol açmıştır. Uhuvvetin vatanî
olanı, insanî olanı, nesebî olanı vs. anlatılararak sözde
kardeşlik kavramı yorumlanmıştır. Bu konuda iki İsmail
Hakkı'nın iki ifadesini örnek olarak alacağız.
Birincisi, İsmail Hakkı Bey'in uhuvvet-i vataniye'yi
tanımlamasıdır: "Uhuvveti vataniye: Bir devlete, bir kanuna
tabi olanların dinleri, mezhepleri nasıl olursa olsun
karındaşlığıdır. Bilumum Osmanlılar karındaştırlar.
Osmanlılar'ın anaları da babaları da birdir. Anaları
'vatan-ı mübarek', babaları şer'-i celil-i enverden müstefad
olan 'kanun-ı münifdir."
İkincisi
Manastırlı İsmail Hakkı'nın ifadesidir: "Bütün Osmanlılar
din-i mibin-i İslam'a mensuptur, bazısı hakikaten müslüman,
bazısı müslüman hükmünde. Değil mi ki hepsi ahkâm-ı
İslamiyeye tabidir; hükmen müslüman sayılır. Ermeniler,
Hıristiyanlar, Museviler esasen müslüman değil, fakat madem
ki şeriat hükmünü kabul ederler.., her türlü mazarrat ve
menfaata iştirak ederiz diyorlar; biz de musafaha edelim"
Görüldüğü
gibi burada hukuki eşitlik fikrinden değil bir kimlik
bunalımından sözedebilirz. İslam hukukunda, zımmilere
tanınan haklar, hukukî eşitlik ve adalet gibi konularla
güncel hayattaki zorlamalar karıştırılmaktadır. Avrupa'nın
dayatmasıyla kabul edilen 'müsavat' esası, züğürt bir
teselli ile islamileştirilerek kabul edilmiş oluyor. Bu tarz
ifadeler, bu gün demokrasi eksenli olarak geliştirilen
birlikte yaşama formülleriyle benzeşmektedir.
"Toplar,
tüfekler, zırhlılar, şimendiferler, limanlar, yollar,
tayyareler, vapurlar, elhasıl düşmanları bize üstün çıkaran,
yarım milyar müslümanın bir kaç milyon frenge esir olmasını
temin eden esbab ve vesait ancak cemiyetler, şirketler
tarafından meydana gtirilebilir."
"Acaba bu
namazlardan Yaratıcının maksadı ne idi? Bize birbirimiz
tanıtmak, müslümanlardan bir cemaat meydana getirmek. Çünkü
din cemaatla kaimdir, cemaatsız din yaşamaz. Dinsiz cemaat
belki yaşar. İslamın cemaata olan ihtiyacı, cemaatın İslama
olan ihtiyacından fazladır."
Ömer
Ziyaeddin Efendi, Kanun-u Esasi'nin her maddesini Hadisten
veya Kur'andan getirdiği örneklerle desteklemek için, nas'ın
orjinalliğini bozarak onları delil olarak kullanmıştır.
Osmanlı Devletinin birlik ve beraberliğini muhafaza için
getirilen hadislerin kavramları Devletin yapısına tercüme
edilmitir:
Örnek 1)
"Kim tefrika çıkarırsa bizden değildir." hadisi "Millet
arasına tefrika düşüren bizden değildir." Şeklinde tercüme
edilmiştir.
Örnek 2)
"Ümmetim cemaat halinde iken kim aralarına tefrika düşürmek
arzusuyla onların huzuruna çıkarsa onu öldürün; o kişi kim
olursa olsun" hadisi şöyle çevrilmiştir: "İttihad-ı milleti
ihlal için sa'y eden kim olursa olsun onu katlediniz Velev
bir karış olsun ittihad-ı milleten müfarakat eden murdar
ölümle vefat eder. ."
Örnek 3)
"Kim cemaatten bir karış ayrılırsa cahiliyye ölümüyle ölür."
hadisi "Velev bir karış olsun ittihad-ı milleten müfarakat
eden murdar ölümle vefat eder." Şeklinde tercüme edilmiştir.
Örnek 4)
"Önce dar-ül İslam olan belde ondan sonra ebediyyen dar-ül
harp olmaz" olan İmam Şafi'nin görüşü, Osmanlı Devletinin
resmi mezhebi olan hanefi mezhebine aykırı olmasına rağmen,
(her halde devletin selameti için ! ) kabul edilmiştir;
ancak değiştirilerek kabul edilmiştir: "İmam Şafii
hazretlerinin kavlinin hulasa-i meali: Memalik-i Devlet-i
Aliyye Devlet- Aliyye'nindir"
Dellal-ül
Mehasin ve-l Meayib (Gazete)
Sözlü
kültürün çokçeşitliliği/dağınıklığı barındıran özelliğine
nazaran, yazılı kültürün tekleştirici özelliğinin en güzel
örneğini gazete'de gözlemlemekteyiz. Zira gazete, iyiyi de
kötüyü de yayınladığı için, 'iyi' de 'kötü' de önce
yayınlanır (gazetenin dellal-ül mehasin ve'l me'ayib
özelliğinden dolayı). Daha sonra tartışılır. 'Kötü', önce
yayınlandığı için, tartışmaya güçlü bir şekilde girmiş olur.
Saçma bir fikir, gazete sayesinde parladığı gibi, bu fikrin
sahibi de gazete sayesinde 'aydın'lardan sayılabilir.
Gazetenin
bu sihirli özelliğini keşfeden Osmanlı aydını da gazeteyi
tepe tepe kullanmıştır. Ancak, gazetenin gerçekten sihirli
etkisi Osmanlı'da görülmemiştir. Çünkü, gazeteler sadece
belirli çevrelerce okunmakta, sade halk tarafından kabul
görmemiştir. Bunun en önemli sebebi de Osmanlı aydınının da
günümüz aydını gibi kendisini toplumun ilerisinde, üstünde
ve ona yol gösterici olarak görmesidir.
İkinci
Meşrutiyet sonrasında gazetelerin -dini motifleri
kullanmalarının sonucu olsa gerek- halk nazarında daha fazla
rağbet görmesi üzerine, gazetelere olan menfi bakış açısı da
giderek olumlu bir şekilde değişmiştir. Böylece gazete,
'hizmet', 'nasihat', hidayete davet', 'islama olan
saldırıları red ve tekzib', ihtiyaç ve mazlumiyet içinde
bulunan müslümanların lisan-ı hallerine tercüman, dertlerine
derman vs. vs. gibi bu gün de kullandığımız, orijini kutsal
olan bazı kavramların aracı haline gelmiştir. Son tahlilde
gazete, islamcı projenin önemli bir sacayağını teşkil
etmektedir. Toplumu şekillendirmek, insanları
bilgilendirmek, bilgiyi herkese iletmek ve bunun gibi, belli
bir merkezden muhite doğru tek taraflı bir etkileme biçimini
işaretlemektedir.
Urvet-ül
Vuska, yabancı hakimiyeti ve zorba yöneticilere karşı
doğuluların savunuculuğunu yapan özellikle de Mısır'ı işgal
etmiş olan İngilizlere karşı yayınlar yapan, Pan-İslamist
özellikli haftalık bir dergidir Abduh, İngiltereye gidip
orada da kendi fikirleri doğrultusunda kamuoyu oluşturmaya
çalıştıysa da, bu İngilizlerin tepkisini çekerek, derginin
İslam ülkelerine girişi yasaklandı ve derginin yayını
durduruldu. Yayın hayatı çok kısa sürmesine rağmen, Urvet-ül
Vuska, doğu milliyetçiliğinin yayılmasında oldukça etkili
oldu.
Said
Nursi de gazetelerin iki önemli rolüne işaret etmekle
beraber, kamuoyunu yanıltıcı özelliğine de çekmektedir:
Birincisi, Dellal-ül mehasin ve'l me'ayib; İkincisi,
Hatib'ül umumi yahut mürebbiyü'l efkar olması gereken
gazeteler bu gün böyle değildir. "Gazeteler, kıyas-ı fasid
cihetiyle ve neşriyet-ı haysiyet-şikenane ile ahlak-ı
İslamiyeyi sarstılar ve efkar-ı umumiyeyi perişan ettiler.
Ben de onları redden ceridelerde makaleler neşrettim...Ey
gazeteciler ! Edipler edepli olmalı! Hem de edeb-i İslamiye
ile müteeddibe olmalı.... "
İslamcıların Devlet Felsefesi
İsmail
Kara, meşrutiyetin bir rejim biçimi olarak değil bir kavram
olarak ele alındığını, bunun da İslam siyasi düşüncesindeki
modernleşme ve dünyevileşme eğilimlerini ortaya çıkardığını
iddia etmektedir. Karaya göre bu eğilimlerin, en
güçlülerinden biri meşrutiyetin tarifinde, devletin ve
hükümetin karşısına çok güçlü bir şekilde bireyi
koymaktadır.
Mustafa
Sabri Efendi meşrutiyeti şöyle tanımlamaktadır: "Meşrutiyet,
milletle hükümet arasında bir mukavele akd olunmak ve o
mukavelede milletin hükümetten hesap sorabilmek ve en aciz
bir ferdine varıncatya kadar hukukunu müdafaa edebilemek
hakkına malik olduğu ve millet, hükümetin haklı haksız her
istediğini vermek, bütün icraatınaa karşı şakk-ı şefeh-i
itiraz edemiyerek semi'na ve ata'na demekten başka çaresi
olmamak derecesinde esir ve mahkumu değil de belki hükümet
memurunu, milletin işini görmek için para ile tutulmuş bir
işçiden farklı olmadığı cihetle vazifesini güzelce ifa
ederse mükafata, etmezse millet tarafından muahezeye
müstehak olacağı münderic bulunmaktan ibarettir."
İfadede
dikkat edilmesi gereken önemli iki deyim vardır. Birincisi,
'mukavele' diğeri 'parayla tutulmuş işçi sıfatlı bir hükümet
memuru' dur. Mukavele anlayışı Reaussou'nun sosyal sözleşme
anlayışının, islamcılardaki yansımasıdır. Reaussou'daki
mukavele anlayışında, bireyler arasındaki anlaşmadan
hükümetler çıkmıştır/çıkmalıdır.
Burada,
hükümet ile bireyler arasında bir anlaşmadan bahsedilebilir.
Görüldüğü gibi, bu mukavele anlayışı, klasik İslam
anlayışındaki 'biat, şura ve nasb' kavramlarından farklı bir
şekilde kendini göstermektedir. Toplumun sulh ve sukunet
içinde yaşaması için ille de bir kavram bulmaya gerek
yoktur. Sulh ve sukunetin Hz. Peygamber dönemi örnekleri,
yaşanmış örnekler olarak önümüzde durmaktadır.
Parayla
tutulmuş işçi sıfatlı bir hükümet memurunu, sanayi
devriminden sonra ortaya çıkmış bulunan işçi-işveren kavramı
ekseninde değerlendirebiliriz. Avrupa toplumunda meydana
gelen işçi-işveren tabakalaşması, zamanla bir
yöneten-yönetilen ayırımı da doğurarak kendi tarihi
birikimine uygun bir yönetim modeli ortaya çıkarmıştır.
Bu
yönetim modelinde yönetici, devlet mekanizmasını bir işveren
gibi yönetir. Ancak bu Avrupa modelini, henüz daha
kavrayamamış bulunan İslamcı aydınlarımız, hemen devlet
reisine böyle bir işçi sıfatı yamamışlardır. Bir devlet
modeli boşluğu kompleksiyle hareket edenler, devletin şekl-ü
şemailini Avrupai bir tarzda çizmek istemektedirler. Mesela,
'Bir kavmin efendisi, o kavme hizmet edendir' düsturu
istikametinde bir yoğunlaşma/fikir oluşturma girişimi
olmamıştır.
Manastırlı İsmail Hakkkı'nın 'Ve tezhebe rîhukûm'(Enfal, 46)
ayetindeki 'rîh' kelimesini devlet diye anlaması o dönem
alimlerinin ne derece devlet eksenli bir şeriat söylemine
sahip olduklarını göstermesi bakımından ilginçtir. Yine
Manastırlı'nın emr-i bil ma'rufun meşhur üç aşaması ile
ilgili olarak söylediği yine devlet eksenli bir anlayışın
ürünüdür:
"Bir
uygunsuzluk görürsen kalbin mahzun olsun. Yoksa dilinle,
elinle karışmayacaksın. Diliyle ulema, muharrirîn; eliyle
umera karışır; ahaliye düşen vazife kemal-i sükun ve itminan
ile doğru yoldan ayrılmamaktır." (Yani imanın en zayıf
mertebesinde kalacaksın.)
İkinci
Abdülhamid'i de projeci çerçevede incleyebiliriz. Zira,
devletin gücü zayıflamış, içeride ve dışarıda itibarı
zedelenmiş, Müslümanların medeniyet anlayışında
duraklama/gerileme olmuş. Bütün bunlara karşı Abdülhamid,
zaman zaman bazı İslamcı projelerle ortak çalışmış, onlardan
etkilenmiş ve bu doğrultuda politikalar uygulamıştır.(Efgani
ve bazı Jön Türklerin ilk dönemlerinde olduğu gibi) Bazen de
onları, kendi hedefleri doğrultusunda kullanmış ve
gerektiğinde -proje anlayışının bir gereği olarak- safdışı
etmiştir.
Abdülhamidi, İslamcıların proje anlayışını uygulayan biri
olarak ta görebiliriz. Bir çok İslamcının gazete yoluyla
fikirlerini yayması, yönetimi doğrudan veya dolaylı bir
şekilde etkilemekteydi. Özellikle İttihad-ı İslam fikrinde,
Devletin kendi sınırları dışına taşıp, uzakdoğu
müslümanlarına yardım etmesinde gazetelerin önemli derecede
rolü vardır. Bu proje uğruna Abdülhamid'in, Sultan Selim'den
beri kullanılmayan 'hilafet' kartını oynaması, hem hilafetin
istibdadla birleştirilerek hilafet kurumunun zedelenmesine,
hem de hilafetin siyasete alet edilmesine yol açmıştır.
Abdülhamidi İslamcıların projelerini uygulayan biri olarak
görmemizi gerektiren bir başka sebep daha vardır. O da
ikinci meşrutiyetin ilanından sonra, II. Abdülhamidin hal'
edilmesine kadar geçen dönemde, İslamcı aydınların
meşrutiyet ve Abdülhamid lehine çalışmaları, yayın
yapmalarıdır. Hatta Abdülhamid'in icraatı bir İslamcı
projenin ürünüdür denebilir.
İslamcıların, bir bütün olarak islam devleti projesi
olduğunu söylemeye imkan yoktur. Zira, Avrupa'da yeni yeni
oluşan devletciklerin, yeni bir medeniyet inşa etmesinden
dolayı, onların zihinleri dağınıktır. Avrupa'da oluşan
ulus-devlet modelinden hareketle, bir Osmanlı/İslam devleti
veya İslam medeniyeti çıkarmak mümkün müdür? Onlar, bu
soruların cevaplarını ararken, sadece teknolojik üstünlüğün
gözleri kamaştırıcı özelliğinden dolayı, ulus-devlet
modelinin biçimsel kaynaklarını ve temellerini
görememişlerdir.
Halbuki,
Fransız ihtilaliyle beraber oluşan fikirler, milliyetçilik
akımını güçlü bir şekilde geliştirmiştir. Ancak bu
milliyetçilik, basit bir milliyetçilik olarak kalmamıştır;
sanayi devriminin yeni dini ve ideolojisi haline
getirilmiştir. Modernleşme denince bu arka planın görmezden
gelinmesi mümkün değildir. Meydana getirilen bu küçük
devletlerin vatandaşları, vatandaşlık bilinciyle, herbiri
diğer devlet vatandaşlarıyla sürekli bir rekabet halindedir.
Bu vatandaşlık/milliyetçilik bilinci sürekli canlı
tutulmalıdır -ki kapitalist ekonomi de bunu
gerektirmektedir- Ta ki rekabet devam etsin ve sürekli
teknolojik üretim sağlanabilsin.
Avrupa
teknolojisi meyvelerini kısa zaman zarfında vermeye
başlayınca, bu bir Avrupalı için diğer milletlere üstünlük
kurma güdüsünü de kamçılamıştır. Zira mesela, askeri
üstünlük, askeri sanayiin büyümesini/gelişmesini; üretimin
küçük atelyelerden çıktıktan sonra, büyük fabrikalarda çok
üretimin sonucu oluşan çok tüketim ve çok kârlılık
sonuçlarını doğurmuştur. Bu ve bunun gibi örneklerle
görülmektedir ki, Avrupalı, egosunu dürtmüş, diğer
milletlerin gıpta damarını işletip kendi üstünlüklerini
diğer milletlere kabul ettimeye çalışmaktadır.
Bütün
bunlar İslamcıların kafasını karıştırmaya yetmiştir.
İslamcılar, savunmacı bir refleksle, Avrupa'nın görünürdeki
üstünlüğünü zımni olarak kabul etmekle beraber, gerçekte
İslam medeniyetinin üstünlüğünü savunmuşlardır. Böylece bir
taraftan, Avrupaya karşı imiş gibi görünüp; diğer taraftan
batının kavramlarını ödünç almak gibi bir paradoksun içine
girmişlerdir.
Burada
temel hata, Osmanlı aydınının genelde bir bütün olarak
medeniyete, özelde İslam medeniyetine bakış tarzıdır. İslam
medeniyetinden bahsedildiğinde, ilk İslam asırlarındaki
altın çağı hatırlamak gerekir. Kur'anın ilk indirildiği ve
ilk muhataplarının davranışlarında yansıma bulduğu; bu
dönemdeki insanların 'moda'sının Kur'ana göre yaşamak olduğu
hususu önemlidir. Bu insanların devlet, maddi terakki gibi
bir dertleri yoktu. Buna rağmen, İslam toplumunun, geri
kalmış batıya nazaran maddeten de terakki ettiği
şüphesizdir. Ancak bu bir neticedir. Terakki amacıyla bir
terakki anlayışı sözkonusu değildir. Hatta terakki amacıyla
projeler üretilmemiştir.
Osmanlı
aydınının medeniyet anlayışı, batıyla aralarındaki 'derin
uçurum'un farkına vardıkları zaman ortaya çıkmaktadır. Daha
önce medeniyet diye bir dertleri yoktur. Bu farkına varma,
bir taraftan kendisini 'İslamcılık' şeklinde, diğer taraftan
da 'Osmanlıcılık' şeklinde tezahür ettirmiştir. Böylece,
İslamcıların batıya karşı refleksif bir tavırla İslam
medeniyetine sarıldıklarını söylemiş oluyoruz.
Bu gün 'Avrupanın
medeniyeti-medeniyet öncüllerini- Ortaçağ İslam dünyasından
aldığı' fikri bir medeniyet mukayesesi olmaktan çok,
medeniyetlerin etkileşimi başlığında incelenebilir. Çünkü,
batı medeniyeti savunucuları da 'Ortaçağ İslam dünyasının,
medeniyeti, eski Yunan medeniyetinden aldığı'nı iddia
etmeleri de mümkündür. Bu, bir kısır döngüye döner. Zira,
eski Yunan felsefesinin dirilmesinin en önemli köşe taşları
Farabi, İbni Rüşd ve İbni Sina gibi filozoflardır. Eğer bu
fiylozoflar, eski Yunan felsefesini tercüme etmemiş
olsaydılar, belki de bu gün batı medeniyeti bu günkü düzeyde
olmazdı.
Bu kısır
döngüyü devam ettirmenin alemi yoktur. Haddi zatında
medeniyet tartışmalarında bu tarz ifadelerin hiçbir kıymet-i
harbiyesi yoktur. Zira, kimin kimden medeniyeti ne kadar
aldığı hususu, hangi medeniyetin insana nasıl baktığı;
insana ne va'dettiği; hayat-alem-insan gibi kavramların
içini nasıl dolduruduğu meselesi gölgede bırakmaktadır.
Burada
görülmesi gereken şey, medeniyetlerin yöntem farklılığıdır.
Eğer bizim medeniyetimiz diye sözedilen medeniyet, araçları,
yöntemleri ve dayanakları bakımından benzer unsurlar ihtiva
ediyorsa, sırf 'bizim' medeniyetimiz olması, onu diğer
medeniyetlerden üstün kılmaz.
Anayasa
ya da Yasama Faaliyeti:
"....
Konstitüsyon deyü bir ümmette ne suretle hükümet olması
lazım geleceğini beyan eden kavaidin mecmuuna ve hükümet
şubelerinin suret-i taksimini tayin eyleyen vazı'a derler ki
bizce şeriat manasında dahildir. ...Suret-i hükümeti tayin
eden kavanin-iesasiye şeriattır." (Ali Suavi'nin kanun-u
esasi anlayışı.)
"Kanun-i
Esasinin vazı' ve mürettipleri memleketi asla nazar-ı
itivara almayıp hafızalarında nasılsa kalabilen bazı perişan
malumat ve nazariyatın memleketin saadet-i halini
kafilolacağı vahimesinde bulundular. Kıymet-i hakikiyeden ve
hakayıktan muarra, değersiz bir eser vücüda getirmeğe mahkum
idiler. Çünkü memleketlerine kavani-i esasiye-i garbiyenin
nakıs bir taklidini idhalden başka bir şey yapmak bittabi
onlar için kabil değildi" (Said Halim Paşa'nın
değerlendirmesi. )
Yine S.
Halim'e göre, Avrupadaki anayasalar ırk, mezhep ve lisan
birliğine göre yapıldığından milliyet esasında
dayandırılmıştır. Osmanlı Develeti ise bu esasa müstenit
olmadığından, aktarılan Kanun-i Esasi, Osmanlı milli birliği
için tehlike arzetmekteydi.
Said
Nursi'nin 'Allahın indirdiği ile hükmetmeyenler...' ile
ilgili olarak 'tasdik etmeyenler' şeklindeki yorumunu,
İsmail Kara, bir geri çekilme olarak kabul etmektedir.
Halbuki, İlk dönem islam müfessirlerinin de benzer
yorumlarda bulundukları bilinmektedir. Yazara göre Said
Nursi, Kur'an'la ve onun ahkamıyla hükmetme meselesini
muamelat konusu olmaktan çıkarıp iman ve kabul meselesi
haline getirmekle büyük bir gerilim alanını ortadan
kaldırmaktadır.
31 Mart
günü, mebus sıfatıyla Meclise giderken, isyancıların
temsilcileriyle görüşen heyet üyelerine, isyancıların
şeriatın tamamen icrası istekleri karşısında, heyet üyeleri
bunun kendi niyet ve vazifelerinin olduğunu, bunu yapmaya
çalıştıklarını söyleyip Kanun-i Esasinin besmeleyle başlayan
mazbatasını onlara gösterirler. İsyancıların cevabı
ilginçtir: "Almanyanın bir şeyini tercüme edip üzerine bir
besmele koyarak bizi kandırmak istiyorsunuz."
Görüldüğü
gibi, tartışmaların odağında biçimsel konular yer
almaktadır. Şeriatın uygulanmasında, dışarıdan kanunlar da
ithal edilebilir. Sırf bunların batından ithal edilmesi
onların şeriata muhalif olmasını gerektirmez. Veya batıdan
ithal edilen kanunların başına besmele getirmekle kanunların
şeriata uygun olduğu ortaya çıkmış olmaz.
Burada
şeriat kanunlarının nasıl ortaya çıkması gerektiği konusu
tartışılmalıdır. Yani, beşerin ef'alinin tanzimi meselesinin
şeriatın içtihadi kısmını teşkil etttiği kabul edildiğinde,
devlet yönetiminin (içtihadî bir mesele olduğundan dolayı)
beşer iradesine baktığı, beşer iradesinin ise 'el elden
üstündür' şeklinde özetlenebilecek olan Hz. Peygamberin
vahyin sükût ettiği konularda insanlara danışması tavrı
imtihan sırrının tecellisi bakımından önemlidir. Aksi bir
görüş, yönetim biçimlerinin uyacağı kuralların nasıl
belirleneceği sorununu karşmaşık bir yapıya
büründürmektedir.
Modernizme karşı olmak, vahyin uygulanmasını zorlaştıran,
ortadan kaldıran hükümlere karşı olmak demektir. Yoksa,
vahyin uygulanmasına engel teşkil etmeyen beşeri hükümler,
sırf batıdan geliyor diye reddedilemez. Doğru söylemek sırf
bir doğuluya/müslümana mahsus olmadığı gibi, batılı/modernist
de her zaman yalan söylemez. Öyle ise, İslami gelenek ile
geleneksel İslam/müslüman kavramlarını ve bunların
beraberinde taşıdığı yönetim biçimini ortaya koymak, sonra
da modernizmi tartışmak gerekir.
İslamcılığın Siyasi Partisi ve Muhalefet:
"Bediüzzaman'da
toplumda karşılık bulan tenkitlerin istikameti ve
muhtevasına hem de cemiyet ve fırkanın meşrulaştırılmasına
dair bilgiler ve dğerlendirmeler bulunmaktadır" diyor Kara.
Ve Kara diyor ki Bediüzzaman'ın ittihatçı bir geçmişi
vardır. İttihad ve Terakki fırkasının istibdadını İkinci
Abdülhamidin istibdadından daha şerli bulup, yerden yere
vuran birinin ittihatçı bir geçmişinin olması mümkün
değildir.
Bu gün
olduğu gibi o gün de siyasi partilerin dini eksenli kurulup
kurulamayacağı tartışılmıştır. Ancak azınlıkların dışında
kalanların kurdukları partiler genel olarak kendilerini
müslüman olarak kabul etseler bile aralarında siyasi
ayrılıklar bulunmaktaydı. Bu yüzden, İsmail Karanın
bildirdiğine göre, Ahrar ile Hürriyet ve İtilaf Fırkası
gayri müslimlerle ittifak yaparak, müslümanların çok olduğu
bölgelerde, gayrimüslimlerin milletvekili çıkarmalarına
sebep olmuşlardır.
İttihat
ve Terakkiden sonra diğer partilerin kurulması, tefrika
tartışmalarına sebep olmaktadır. İttihat ve Terakkinin
dışında kurulan partilere tefrikacı gözüyle bakılmaktadır.
Birden fazla unsuru bulunan bir memlekette, birden fazla
partinin bulunması, kabul edilmesi zor bir mesele teşkil
etmekteydi. "Unsur-u vahid olan bir memlette siyasi
cemiyetler olur(...); Fakat milel-i muhtelifeden mürekkep
olan bir memlekette unsur namına cemiyetler muzırdır" (Musa
Kazım'ın görüşleri)
Said
Halim Paşaya göre, İslamiyet insanları hiçbir hükümet şekli
ile sınırlandırmamaktadır. Teceddüd ve terakki için de
demokratlaşmak zaruri değildir. Yüksek tabakalar
demokrasiye, aşağı tabakalar aristokrasiye meyillidir.
Batılı toplumlarda sınıflararsı hukuk ve sosyal hayatta
eşitsizlikler ve rekabet vardır. Demokratikleşme talepleri
bu eşitsizlikler karşıdır. İslam cemiyetinde ise eşitlik ve
adalet problemi yoktur. Bundan dolayı, farklı sosyal yapının
ürünü olan araçların/partilerin kimliği de farklı olacaktır.
İslamcıların siyasi parti anlayışları, Osmanlı Devleti'nin
siyasi üslubuna uygun olarak şekillenmiştir. Osmanlı
Devletinin siyasi uslubu derken tek halife tek devlet
anlayışı anlaşılmalıdır. Merkeziyetçi ve otoriter bir yapıda
olan padişahlık/halifelik makamı, meşrutiyetle beraber
meclise doğru bir kayma gösterirken, çok sesliliği
kaldıramamaktadır. Zaten padişahın otoritesi paylaşılarak
bir kısmı meclise devredilmiştir. Eğer mecliste bulunan
otorite de parçalanırsa, bu sistemin tamamen yok olmasına
sebep olacaktır. Buna göre, farklı siyasi fikirleri aynı
çatı altında toplayan tek partili bir siyasi sistem
olmalıdır.
Siyasi
partilerin kurulmasına karşı vurgu yapılan en önemli husus,
bunların tefrikaya sebebiyet verecekleriydi. 31 mart,
Arnavut isyanı, Trablusgarp ve Balkan savaşaları ile I.
Dünya Savaşı sonrasında devletin çökmesi ve yaşanan
toplumsal kaos, siyasi parti karşıtlarını haklı kılan
neticeler gibi görünmekteydi.
Ancak,
İttihat ve Terakkinin kendi dışındaki partileri tasfiye
etmesi ve devleti 15 küsur yıl boyunca yönetmesi, ve bunu
tek parti olarak yapması, ortaya çıkan hezimetin kimin eseri
olduğunu ortaya koymaktadır. Bu hezimetin ortaya çıkardığı
bir başka gerçek daha vardır: Monist anlayış, iktidarda iken
otoriterlik adına diktacı bir anlayışla hareket ederse,
rejimin adı ne olursa olsun; ister şeriat devleti ister
İslam Cumhuriyeti olsun, devlet, ceberut ve zalim devlet
ünvanlarını hakedecektir.
"Volkan
cemiyet-i fesadiyesi, daha teşekkül ederken atalarımızdan
duyageldiğimiz 'yılanın başını küçük iken ezmeli' kaide-i
ihtiyatiyesine riayeten bunu niye ezip mahv etmedik(...)"
Daha sonra İttihad-ı Muhammedi'nin yayın organı olan
volkanın kapatılması ile bu temenni gerçekleşmiştir.
Görüldüğü
gibi, toplumun şekillenmesinde, farklılığa karşı gösterilen
tepki toplumun tepeden yönlendirilmesi güdüsünden
beslenmektedir. İlk etapta ferdi düşünmeyen, ferdin farklı
fikirlerine müsamaha etmeyen ve bunun partileşmesini kabul
etmeyen düşünce sistemi, otoriter/üniter bir anlayışla
toplumu düzenlemeye çalışmaktadır. Düşünce farklılığını
şeriatın tevhid anlayışıyla bağdaştırmayan bu zihniyet,
fırka'nın islami düşünce içerisindeki yerini tartışmayıp,
birden fazla fırkanın varlığını tartışma konusu yapması bir
paradokstur.
Tek
partiyi savunanların daha sonra kendileri başka bir parti
kurarken, kendi kendileriyle çelişkiye düşmeleri daha
vahimdir. Zira iktidar ve memuriyet bir çoğunun hedefiydi.
Bu hedef gerçekleşmeyince, kendi kendileriyle çelişkiye
düşmek pahasına başka partiler kurmaktan çekinmediler.
Meşrutiyetten önce iktidarda olmayan İslamcı muhalefet,
meşrutiyetle birlikte iktidara geçtikten sonra, devlet
kavramı ile bütünleşerek daha fazla devletçi bir islami
söyleme bürünmüştür. Bu iktidar eksenli şeriat söylemi,
muhalif islami söylemleri irtica ile itham ederek, sabık
istibdad rejimini(II. Abdülhamid dönemi) geri getirmekle
itham ediyor.
Muhalefetin durumu pek de farklı değildir. Birincilerin
iktidar söylemleri şiddetlendikçe, ikincilerin iktidar
tahayyüllü şeriat özlemi artmaktadır. Her ikisinin de ortak
özelliği, İslamcı bir söylemle işe başlamasıdır. Özellikle
ikincilerin hayalindeki şeriat, bütün sorunları çözen,
herşeyin en güzel bir şekilde yapıldığı mutasavver bir şer'i
devlettir. Bu hayal, mümkün şer'i düzenlerin hangisini görse
reddetmek esası üzerine mebnidir. Kusursuz bir şeriati
idealize etmek ve bunu uygulamak, ancak asr-ı saadeti bile
beğenmeyen 'harici' bir düşünce biçimidir.
"Allaha
itaat edin, Peygambere itaat edin ve sizden ul-ül emre de
itaat edin. Ul-ül emr ile bir şeyde ihtilafa, anlaşmazlığa
düşerseniz o işi Allaha ve Peygambere geri götürün."
(Nisa.59)
Bu ayette
sizden olan ul-ül emre itaat vardır. Sizden olan ul-ül emr
varsa itaat edeceksiniz. Eğer sizden olan ul-ül emr yoksa,
ona itaat etmek gerekmez. Ancak burada, sizden ul-ül emr
yoksa ona isyan edin diye bir emr yoktur. Sadece ona itaat
etmeniz gerekmiyor. Burada bir tür muhayyerlik vardır. Tabi
olup olmamakta serbestsiniz; eğer tabi olursanız, itaat
edersiniz. Eğer tabi olmazsanız, ya isyan edersiniz ya da
hicret edersiniz.
İşin
ilginç yanı, her bir parti diğerlerini, sapkınlıkla
suçlamaktan çekinmemişlerdir. Sözgelimi, İttihad-ı Muhammedi
cemiyeti kurulduğu zaman, bu hareket, mutezile mezhebini
çağrıştırırcasına -i'tizal hareketi olarak-
vasıflandırılmıştır. Cemaat, cemiyete dönüştürülmüştür.
Cemaate yönelik olarak tavsiye niteliğinde veya emir
niteliğindeki ayet ve hadisler, cemiyete yönelik olarak
alınmıştır. Mesela, "cemaat rahmettir" olan hadis, "din-i
mübîn-i Ahmedîde cemiyet ayn-ı rahmettir" şeklinde
anlaşılmaktadır. İttihad-ı Muhammedi Fırkasına karşı yaptığı
konuşmada, Said Nursi'nin, İttihad'ı Muhammedi Fırkasının
inhisarcı bir zihniyete sahip olmaması şeklinde yaptığı
tavsiyeler, bu gün de ihtiyaç duyulan siyasî
prensiplerdendir.
Muhalefet
hissiyle kurulan Hürriyet ve İtilaf Partisi, İttihat ve
Terakkiye karşı kurulmuştur. Din elden gidiyor endişeleriyle
kurulan bu parti, ve Beyan'ül Hak gazetesesinin, Mustafa
Sabri Efendi ve diğer ulemanın da desteğiyle geniş bir halk
kitlesini yönlendirmekteydi. Partinin söylemi, dini motifli
hassasiyetlerdi:
"(ittihatçılar) müslümanlığa da bakmadılar. Vakıa,
riyakarlık kabilinden olarak bazı hocalara birkaç kuruş
aylık verdiler, bunlar riyakarlıktır. Çünkü bu kadar harap
olan mukaddes camilerimiz, medreselerimiz, tekkelerimiz
vardır. Bunlardan acaba yüzde kaçı tamir olunuyor? ..."
Bu
söylem, 'İslamiyet'ten ziyade 'müslüman' eksenli bir vurguyu
içermektedir. Sahip çıkılan hususlar bütün mü'minlerin malı
olan cami gibi kurumlardır. Beyan-ül Hak gazetesinin bu
partinin kuruluşundan sonraki portresi, inhisarcı bir
anlayıştır.
'Öteki'leri her türlü sapkınlığı işleyebilen, riyakar hatta
bazen tekfir edercesine ileri gidebilen, kendilerini ise
müslümanların hamisi, İslami değerlerin savunucusu vs. gibi
gösteren bir anlayışlar bu partilerde türemiştir. Kendi
partisinde bulunan bir münafığı, diğer partilerde bulunan
bir mu'tekid mü'minden üstün tutabilen siyaset anlayışı
gelişmiştir.
"...Yazıklar olsun ulemalık şanına! Biz fırkadan, ihtirasat-ı
siyasiyeden anlamayız. Fakat İslamiyetle, halife ile alay
eden bir hristiyanı alkışlayan müslüman kiyafetli bir
mebusu, bahusus sarıklı ulemadan bir zatı fevkalade şayan-ı
ta'yib, müstehakk-ı takbih görürüz."
Modernist
Olmayan Bir Bakış
Said
Nursi'nin, kendi döneminde kullanılan demokrasi kavramı
üzerine vurgu yapmamış olması önemlidir. Özellikle
meşrutiyet vurgusunu yapan Said Nursi'nin neden bu kavramı
tercih ettiği bazı siyasi tespitlerin ipuçlarıdır. Çünkü,
Said Nursi'nin hem birinci Said döneminde hem de ikinci Said
döneminde 'demokrasi' sık sık kullanılan bir kavramdır.
Siyasi bir tavır olarak demokratları açıkça destekleyerek,
'demokrat' kavramına nazaran 'demokrasi' kavramını
kullanmaması, demokrasiyi bir ideoloji olarak savunmayacağı
şeklinde yorumlanabilir.
Demokratları desteklemesi, bir ehven-üş şer anlayışı
olduğuna göre, asıl tercih edilen bir siyasi duruşu ifade
etmemektedir. Asıl siyasi duruşu göstermek için konjonktürel
şartlar müsait olmasığından, siyasi bir aktiviteden
bahsetmek mümkün değildir. Öyle ise burada Said Nursi'nin
tavrını belirleyen faktörler, siyasi olmaktan çok dinidir.
Said
Nursi'nin özellikle üzerinde durduğu kavram 'meşveret'tir.
Ancak bu kavramı, demokrasiye karşı bir alternatif olarak
kullanmamıştır. Öyle ise, demokrasi meşveret kavramına
yaklaştığı ölçüde kabul edilebilir.
Said
Nursi'nin ittihad-ı islamda kendi öncülerinden bahsederken;
Cemaleddin Efgani, Muhammed Abduh, Ali Suavi, Hoca Tahsin,
Namık Kemal ve Sultan Selim'in adlarını zikretmesi, kendi
fikri oluşumundaki ittihad-ı islam etkisinden dolayıdır.
Yoksa, Nursi'nin bütün bir fikri yapısını bunlarla
öncüllemek, yaşanmış gerçeklerle uyuşmaz. Sözü edilen
mütefekkirlerin hayat trendlerine bakıldığında, aralarındaki
fark daha iyi anlaşılacaktır.
Sonuç
Yerine Bazı Tespitler
Fransız
ihtilaliyle beraber gelişen ulus-devlet eksenli yaklaşımlar
sonucu, İslam toplumu kendi içerisinde, 'devlet'
sınırlarlının kalın çizgileriyle parçalanmış ve ittihad-ı
islamdan biraz daha uzaklaşılmıştır. İlle de bir devlet
modeli öngörülecek ise, Asr-ı Saadet'in sınır tanımaz ve
kuşatıcı anlayışı esas alınmalıdır.
Avrupa
medeniyetinin savletine karşı durma, İslamın zaman geçtikçe
daha iyi anlaşılan esaslarıyla mümkündür. İdeolojik veya
siyasi bir duruş, hem islami tarzı yansıtmaz, hem de bu
Avrupa medeniyetinin savletini durdurmaz.
İslamcılığın doğuşundan günümüze kadar gelen bütün siyasal
islami hareketler, modernizmin kıskacından kurtulamamış ve
modernizmin birer tüketicisi olmuşlardır. Gerek bu çalışmada
incelenen Osmanlı Devletinin son dönemindeki İslamcılar,
gerekse 1950'li yıllardan beri yükselen siyasal İslamcı
fikirler, yeni bir İslami bakış açısına muhtaç haldedir.
Özellikle Türkiye sınırları dahilinde bulunan hareketler,
son 30 yılın en sancılı günlerini yaşamaktadır. Siyasal
İslamın mağlubiyeti, İslamiyetin mağlubiyeti şeklindeki
yanlış yorumlarla avam mü'minlerin kafası
karıştırılmaktadır.
Siyasal
İslamcı bir fikrin İslam tarihindeki miadını doldurması
gerektiği kanaatinden dolayı, 'siyasal islamın iflasın'dan
hüzün duyulmamalıdır. Sadece, böyle bir fikrin kader
tarafından ve Şeriat-ı Tekviniye tarafından kabul
görmediğinin delili sayıp, doğruları daha bir şevkle
savunmanın zamanıdır. Ayrıca, bu ülke sınırları dahilinde,
İslami damgalı bir siyasi anlayışın olmaması temennisi duaya
dönüştürülmesi herkesin üzerine düşen imani bir vazifedir.
.
Uluslarası İslami camianın üzerine bir kabus gibi çöken bir
siyasal İslam hedefi de Şeriat-ı Fıtriyece kabul görmediği
hususu tartışma götürmeyecek kadar açıktır. İslamiyetin, bir
fıtrat dini olduğu ve bunun sonucu olarak bütün güzelliklere
sahip bir dinin güzellikeleri yerine neidüğü belirsiz bir
ideolojik hareket gibi gösterilmesi, müntesibinden çok
muhaliflerinin bir hareketi intibaını uyandırıyor.
Siyasal
bir hedefi olmayan sözgelimi bir Risale-i Nur anlayışı, bu
siyasal kesimlerce, yılarca pasifistik bir hareket olarak
nitelendirildi. Gelinen noktada, kimlerin pasifize edildiği
gün gibi aşikardır. Risale-i Nur müntesiplerine düşen,
mesleklerinin esasında bulunan şefkat düsturuna ittiba
ederek, tarafgirlik damarını depreştirmeden, bu siyasal
İslam yarasını tedavi etmektir.
|